ANASAYFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANASAYFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2013 Perşembe

Edebiyatta yeni konu yok! - Roni Margulies

Şair ve öykü yazarı Roni Margulies edebiyatta yeni konunun olmadığını vurgulayarak “Yazar edebiyatın temel konuları olan ölüm, aşk ve dünyayı iyi hale getirme konularında okuyanın bir şey hissetmesini, düşünmesini, yazılan şeyi yeni bir açıdan, başka bir yönden görmesini sağlamalıdır” dedi. Füsun Çetinel’in aktarımıyla Notos yaratıcı yazarlık derslerine konuk olan Roni Margulies’in edebiyata yönelik düşüncelerini sizinle paylaşıyoruz. 

Roni Margulies Notos yaratıcı yazarlık atölyesine konuk oldu
Öyküde, romanda ama özellikle şiirde, şairin gerçekten yazdıklarını vücudunda hissettiği için mi, yoksa fikir güzel diye mi yazdığı hemen anlaşılıyor. Önemli olan ele alınan konuya farklı gözle bakılmasını sağlamış mı, bir his uyandırmış mı? Bunun için de yazarın yaşamı hissetmesi gerekli, benim ölçüm budur.
1985 yılında Son Bahar adlı dergide Atilla İlhan’ın yazdığı Korku Krallığı adlı şiir kitabı ile ilgili bir yazım çıkmıştı. Atilla İlhan hepimizi çok etkilemişti, rıhtımlar, Fransa vs. O dönemde gündemde olan şiirlerin hepsi oyun oynamak için yazılıyordu, pırıl pırıl, cam gibi zekâ pırıltıları, kelime oyunları vardı. Ama ne anlatıyor diye bakınca sadece hoşluktan öteye gidemiyordu. Adeta dili ne kadar güzel kullandığını gösteren nitelikteydi hepsi. Yazımda Haydar Ergülen, Metin Cengiz ve Küçük İskender’den birer dörtlük aldım ve kelimeleri kestim, aslına bakmadan tekrar oluşturdum, hiçbir şey söylemiyorlardı. İşte Atilla İlhan’ın son kitabındaki yorgun, yaşlı, tekrar eden şiirleri bile bunlardan daha iyi.
80’ler sonrası özellikle şiirde içerik önemli değildir, biçimsellik esastır anlayışı hâkim olmaya başladı. İlhan Berk bu eğilimde olanların esinlendiği şairdir ki, Berk zaten anlam şiire düşmandır diyen birisidir. Kendisini, dil kuyumcusu olarak nitelendirir. Hâlbuki dil araçtır, amaç değil ki! Nasıl anlattığın ikinci derecede önemlidir.

Yazmasa ölürüm sözü abartılı!
Yazmak ihtiyaç olmalıdır, ama bunu derken “yazmazsam ölürüm” gibi uçuk bir noktayı kastetmiyorum. Dünya nüfusunun yüzde doksanı yazmak ister ama vakit bulamaz, ancak buradaki vakit bilinçsiz bir beyin çalışması için gerekli olan vakittir. Kuluçka süresidir, başka türlü bir vakittir bu. Örneğin ben bir dönem köpeğimi parklarda dolaştırmaya çıktığım zamanlarda daha çok şiir yazabildim, dolaşırken düşünmüyordum belki ama beyin sürekli çalışıyordu. Yazmak ihtiyaç olmalı derken, içimden yazı yazmak geliyor, on dört yaşından beri yazarım, alışveriş listesi bile olsa yazıyorum; hakiki ve sahici bir şey benim için bu. Dediğim gibi yazmazsam ölürüm söylemini abartılı buluyorum çünkü bu yazarları bir nevi ulvi bir mertebeye oturtuyor ki buna kesinlikle katılmıyorum.
Romancıları kıskanırım ama ben de “hadi oturayım şiir yazayım “deyince olmuyor. Ama mesela Orhan Pamuk, sabah 6.30’da kalkıyor, kahvaltı ediyor, oturuyor, sonra yürüyüş yapıyor ve belli bir saatte yazmayı kesiyor.

Roman tasarlanmış bir metindir
İnat önemli. İham mı başka şey mi, nereden geliyor, nasıl yazıyorum, bilmiyorum. İlk yazdıklarım tamamen Atilla İlhan taklitleri idi. Benim kuşağımda var bu. Sonra farklılaşıyor tabii ama inat ettim. İnat edince zanaat işini aşıyor insan. Öykü, şiir ve romanı Türkçe yazmış herkesi okumak gerekli. Zanaat neden önemli? Yine sahicilik ile ilgili ama – her ne kadar içerik önemli olsa da, birincil olsa da biçim önemli şiirde- ama edebiyat bir heykelcilik, obje yaratma sanatı aslında. Bazı şairler şiir kendini yazdırıyor diyorlar ama ben inanmıyorum buna. Romanda tamamen bir şey tasarlamak var; “roman bana geldi” olmaz. Roman ve şiir kafada tasarlanan bir şeydir. Bir romanda durup dururken arka kapıdan girip bir iki laf edip sonra arka kapıdan çıkan birinin bir daha görünmemesi olamaz; mutlaka romanın bütününde bir amacı olmalıdır bu kişinin, aksi halde zırva olur.

Roman hayatı anlamlıymış gibi gösteriyor
Hayat olağanüstü derecede karışık, romana sığmayacak kadar. Roman onu özümsüyor ve çok anlamlıymış gibi gösteriyor. O nedenle roman içinde yer alan her şeyin bir anlamı olmalı, tabii eğer sürreal değilse. Örneğin; babam hasta iken Girit’te arabada giderken, babamı tedavi eden doktorun adının bir köye verildiğini görmüştüm. Bu hayatta hiçbir anlam ifade etmiyor ama romanda böyle bir şey olacak olursa mutlaka bir anlamı olmalı, bir yere varmalı. Şiirde de bu aynen geçerlidir. Ses hoş diye şiire beğenilen bir dize konulur, şair bunu kesmeye kıyamaz çoğu zaman.

Şiir yazdığım zaman öykü anlatmayı severim
Ali Cengizhan’ın, Robert Lowry’nin çevirdiği bir şiiri vardı bir dergide. Bu şairin her dizesi anlamlıdır, roman gibidir, kendisi Hıristiyan’dır ve imgelerler doludur. Şiirin bir yerinde “kedi evinde soğuk hindi yiyorlardı” diye bir dize vardı. Çok anlamsızdı, hâlbuki “cathause”; randevu evi, cold turkey ise narkotiği kesmek demek. Ali yaptığı bu çeviride anlamı aramadığı için dikkat etmemiştir. Şiirde anlam önemli değildir savına ben katılmıyorum. Ben şiir yazdığım zaman bir öykü anlatmayı severim, öyle olması gerekli değil ama duygu/anlam/duygu durum bütünlüğü olmalıdır. Türkiye’de böyle değil bu. Benimki Anglo Sakson bir yaklaşım olabilir ama Türkiye’deki örneklere baktığımda çok kötü sonuçlar var. Roman ve şiirde yazmış olmak için yazılmış ve afakî çok ürün var.

Sanat için sanat anlamsızdır
Adam Sanat Dergisi’nde bir yazım çıkmıştı. Dört tane şiir dosyası göndermişlerdi. Üç tanesi de aşk temalı idi. Yazarın üçü de erkekti. Üç şiir dosyası da sahici olmayan bir kadına yazıldığı için, aynı kadına yazılmış gibiydi. Tamamen klişe. Toplumcu romanlarda Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye, Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’da her şey çok klişedir. Fatih ve Harbiye romanında Fatih iyi, Harbiye kötüdür. Fatih’de tüm kadınlar pamuk elli, çaylar tavşankanı, örtüler bembeyaz… Ama dünya böyle değildir ki! Kendilerine özel bir bakış açıları yoktur. Toplumcu şiir yazınca da böyle oluyor. Sanat veya toplum için olması önemli değil bence. Sanat için sanat anlamsızdır. Sanat insan içindir.
Eski şiirlerde anlam var; örneğin Makber. Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Edip Cansever anlam bütünlüğü olan şiirler yazmıştır. Edip Cansever çok narratif değildir ama aynı konumdadır. Örneğin Ben Ruhi Bey Nasılım. Cahit Külebi aslında tamamen iç göçle ilgili yazar. Kentte kayıp, kendini mutsuz hisseden kişileri anlatır. İstanbul’dan Anadolu’ya bakar. Yalnız Atatürk şiirleri çok kötüdür. Böyle bir normatif gelenek var Türkiye’de. Haydar Ergülen şiiri duyan bir İngiliz çok şaşırır mesela.

Öyküde son paragraf şaşırtıcı olmalı
 Öyküye gelirsek, şiirden farklı görmüyorum. Bir öykü kitabım var ve başında ben aslında şiir yazdım diye bir notum var. Behçet Çelik ile bir çalışma yaptık; ben şiir yazıyordum, o bunlardan öykü yaratıyordu. O öykü yazıyordu, ben şiir tasarlıyordum. Böyle üç ürün yayınladık da. Bana yolda giderken kurgu geliyor. Örneğin; bir gün vapurda Kız Kulesi’nin yanından geçerken hikâyesi aklıma geldi. Adamın her gün yüzüp geldiğini, sonra kış bastırıp deniz ve hava kötüleşince kızın gelme dediğini ama adamın yine devam edip sonunda boğulduğunu hikâyeledim. Sonra Kız Kulesi’nin içinde toz ve güvercinler olduğunu, birbirlerine bu hikâyeyi anlattıklarını ve geride sevgi kaldığını ifade ettim. Şiirde son dize çok vurucu olsun diye uğraşırım. Öyküde de öyle yaparım, son paragraf şaşırtıcı, vurucu olmalı. Roman daha uzun ve kapsamlı olduğu için, baloncuk yapma tehlikesi olduğu için (bisiklet lastiğinin iç lastiği erir ve dışarı bir çıkıntı oluşur) bana zor gelir. Üç yüz sayfa boyunca gereksiz çıkıntı olmamalı, bunu yapmak çok zor. Hakiki edebiyat roman bence.

İnsanın kafasında bir editör olmalı
Her insan her yazdığını biraz beğenir, uğraştıkça daha da beğenir. Bu çok tehlikelidir. En güzel sınav, yazdığınıza bir süre sonra bakmaktır. Kafadaki editör nasıl oluşur? Çok okumakla ilgili bir şey olsa gerek. Edip Cansever ile babamın bir arkadaşı sayesinde tanışmıştık. Şimdi göçüp giden Körfez Restoran’da içerdi. Bana söylediği iki şeyi hatırlarım. Türkçe yazılmış bütün şiirleri okumalısın, derdi. Şiir ihanet kabul etmez, tabii kendisinin antika dükkânı vardı ve başında da ortağı dururdu, zamanı boldu onun. Çalışmak zorunda değildi. Bana da böyle bir ortak bul da, ben de bol bol okuyayım, demek geldi içimden. Hemen hemen tüm kalburüstü şairleri okudum. İçinizdeki editörün gelişmesi ve onun sözünü dinlemek çok önemli. Bir iddiaya göre her şair yaşamı boyunca aynı şiiri yazar.
Bir gün gökyüzünde sığırcıkları gördüm, uçuşlarını. Dans ediyorlardı. Bundan bir şiir çıkar dedim, bu halleri ile ilgili bir benzetme olmalı. Gökte sanki birlikte bale yapıyorlar, dans ediyorlar, çok klişe idi. Sonra ayin yapıyorlar dedim, tamam dedim. Ama sonra sen ateistsin, ayin nedir bilmiyorsun, bunu şıklık için yazdın, sahici değil, dedi kafamdaki editör ve o şiir kaldı. Bence bu da bir aşama.

Zamanın azaldığını hissediyorum
Bir ara Türkiye’de roman yok diye bir tartışma başlamıştı, ben çıkarmamıştım bunu ama katılmıyorum. Yusuf Atılgan’dan başka romancı yok. Edebi nedenlerle Orhan Pamuk’u okumuyorum. Behçet Necatigil ve Turgut Uyar diğer sevdiklerim. Bir yaştan sonra bir şeyler oluyor. Bir arkadaşım var o altmış ben de elli yaşlarında iken görüştüğümüzde, nasılsın diye hatırımı sordu. Zamanın azaldığını hissediyorum, yapacak çok projem var ama biliyorum ki olmayacaklar, dedim. İnsanda huni efekti gelişiyor, dedi. O ne, dedim. Yirmisinde liseden biriyle karşılaştığında az da samimi olsan rakı içelim dese takılır peşine içmeye gidersin, biri bir roman verse, oturup okursun, dedi. Ama zamanım azaldı diye bunları yapmıyorum artık, dedi. Yani huniden geçiriyorum, süzüyorum her şeyi.

Düzgün şiir yok şimdi
Okumuyorum yenileri, düşünün eskiden Memet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergiyi alırdım ve her hafta Ece Ayhan, Cemal Süreyya, Edip Cansever’in bir şiiri olurdu. Şimdi bazen Sözcükler Dergisine bakıyorum; Selahattin Yolgiden fena değil. Sonra yine Yeni Dergiyi hatırlıyorum, şimdi o denli nitelikli şiir yok.
 80’ler kuşağı şiirde dünyadaki akımlardan çok etkilendi; postmodernizm. Bu akımda bireysellik önemlidir. Hegel, Marx gibi üst söylemler önemli değildir, der. Edebiyat genel şeyler söyler hâlbuki. Postmodernizm etkili oldu, parça parça, bireysel deneyimleri aktaran bireyse çok anlamlı değildir. Adam Sanat’ta Oğuz isimli birinin bir şiiri yayınlanmıştı. Anlamlı değildi. Hâlbuki rüyasını anlatmışmış. Postmodern bir şey yapıyor ama farkında değil. Ama o senin rüyansa anlamsız. Bana ne.

Orhan Pamuk doğu-batı meselesi ile cebelleşiyor
Murathan Mungan’ın romanlarını beğenmiyorum ama Sahtiyan adlı şiiri olağanüstüdür. Orhan Pamuk’u okumuyorum artık ama sahicidir. Hoşluk diye yazmıyor. Doğu Batı meselesi ile cebelleşiyor. Şu anda artık dille oyun oynuyor olması beni rahatsız ediyor ama bu oyunlar altında hakiki bir şeyle uğraşıyor. Artık normal roman kalıpları içinde bugünün dünyası anlatılamaz savına katılmıyorum. Kendisi postmodernist değil çünkü doğu- batı meselesi bu teori ile ele alınamaz. Buket Uzuner’i elimin tersi ile silerim, beğenmiyorum. Edebi dil diye bir şey yok. Burada mızmız adama mızmız adam denilmemeli, öyle anlatılmalı ki, okur anlamalı bunu üst başlığı ile ilgili olan bir konuşma için. Sorun adamı mızmız olarak tanımlamak değil. Ne çıkacak bundan, ne diyeceksin? Ayakkabının vurduğu yerden gelmeli söyleyeceklerin.

Edebiyatta yeni konu yok
Sümer Yaratılış Miti kısaca, Sümerlerde her şeyin bir Tanrısı var, der. Alttaki Tanrılar çalışıp üsttekilere bakıyorlar, bir gün alttakiler isyan edip bu işi bırakınca Tanrılar insanı yaratıyorlar ve artık onlar çalışıp Tanrılara bakmaya başlıyorlar. Ancak insanlar ölümlüler. İşte MÖ 4000 yılından beri aynı konu var. İnsanlar niye böyle çaresiz? Niye güdük hayatlar yaşıyor ve bir de ölüyoruz? diyorlar. İşte temel konu bu. Ölüm, aşk ve dünyayı daha iyi hale getirme. Yeni konu yok, yazar bu temel konularda okuyanın bir şey hissetmesini, düşünmesini, yazılan şeyi yeni bir açıdan, başka bir yönden görmesini sağlamalıdır. Herkes farklı olduğu, aynı konular ve olaylar karşısında farklı şeyler düşündüğü ve hissettiği için durmadan bunları yazıyoruz.
FÜSUN ÇETİNEL
Devamını Oku

20 Mart 2013 Çarşamba

Romanın yapısında çeliski vardır! - Orhan Pamuk

Orhan Pamuk Harvard’da Norton Dersleri adı altında verdiği edebiyat derslerini “Saf ve Düşünceli Romancı” adlı kitapta topladı. NTV’ye verdiği röportajda Orhan Pamuk romanın yapısında hayattaki çelişkilerin olduğunu, romancının da bu çelişkileri anlamakla uğraşan kişi olduğunu söyledi. Orhan Pamuk ayrıca röportajında nasıl yazdığını ve nasıl yazılması gerektiğine dair de önemli ipuçları veriyor. 

Saf ve Düşünceli Romancı kitabı Orhan Pamuk NTV röportajı video
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk Harvard’da, dünyanın en önemli edebiyat konferansları dizilerinden olan ve daha önce Borges, Eliot, Eco gibi ünlü yazarların da eğitmen olduğu Norton Dersleri’nde geniş kitlelere edebiyat dersleri verdi. Orhan Pamuk bu ders notlarını “Saf ve Düşünceli Romancı” adlı kitabında topladı. NTV’de yayımlanan özel röportajda Saf ve Düşünceli Romancı kitabı çerçevesinde romana ve romancıya bakışını, nasıl yazdığını ve romanın ne olduğuna dair değerlendirmelerde bulundu. Videodaki söyleşinden bazı alıntılar aşağıda yer almaktadır. Röportajın tamamını izlemek isteyenler için video yazının sonunda yer almaktadır.

Orhan Pamuk nasıl yazıyor?
Diğer yazarlara göre ben daha kuram sever bir yazarım. Hesaplayarak yazarım. Kitapta anlattığım gibi düşünceli bir yazarımdır. İçimden geldiği gibi yazamam, çoğu zaman düşünürüm. Nasıl yazacağımı, yazacağım kitabın ne gibi sorunlarını ele alacağımı, başlangıcını ve diğerlerini önceden düşünerek yazarım. Elbette her şeyi hesaplayarak yazamam. Bir romancının ara ara şair olduğu dönemler de vardır. Ona da saf ruh hali diyoruz. Sanki yazdığınız şeyler dışarıdaki bir gücün size söylediği şeyler, farkında bile değilsiniz bu anda. Karanlık bir güç ya da ışık her şeyi size söyletiyor. Siz sanki bir araçsınız, sanki bir kalemsiniz. Yazarlıkta bizim saf olduğunuz, kendiliğinden yazdığımız, içimizden gelir gibi yazdığımız, sanki bir sarhoşlukla söyleyiverdiğimiz, şairlerin yaptığı gibi, bir yan vardır. Hem de düşünceli, başını sonun planladığımız, her ayrıntısı düşünerek ele aldığımız bir yazarın içinde olması gereken düşünceli ruh halidir. Saf ve Düşünceli Romancı’nın okurlarına diyorum ki roman okumak da yazmak da hem düşünceli hem de saf olma halidir. Yazar olmak bu iki hali aynı anda aynı ruhta aynı kafada taşımaktır. Bunu yalnız biz yazarlar değil okurlar da aynı şekilde yapar. İyi bir romanda yazarın ruh hali ve düşünceleri okurun ruh hali, düşüncelerine dönüşür.

Roman okumak ve yazmak araba kullanmak gibidir!
Saf ve Düşünceli Romancı kitabında bir roman nasıl yazılır, bir romanın fikri nasıl aklımıza düşer, bir roman okurun kafasında nasıl resimler çizer gibi konulara da değiniyorum. Bir romanı okuduğumuzda aklımızda pek çok şey olur. Hikayeyi takip ederiz, kahramanlarla özdeşleşiriz, kendi kendimize sorarız bunun ne kadarı hayal ne kadarı gerçek diye. Yazar ne demek istiyor deriz. Tıpkı araba sürmek gibi roman okumaya o kadar alışmışızdır ki, yaptığımız şeyleri kendimize sormayız bile. Onları farkında olmadan yaparız. Arabayı kullanan şoför bu esnada aynaya bakar, trafik ışıklarına, levhalara bakar, vites değiştir, bir yandan da bizimle konuşur. Roman yazmak da okumak da böyledir. Okur da sorar Orhan Pamuk bunların hepsini yaşamış mı diye? Tabii ki bir kısmını yaşadım, çünkü yaşamadan anlayamazsın. Bir kısmını da hayal etmişim. Onu romanda en ideal en uygun en anlaşılır şekline koymuşum.

Romancı hayattaki çelişkileri anlamaya çalışmalıdır!
İnsan beyni öyle bir yapıdadır ki aynı anda çelişen iki şeye inanabiliriz. Bu nedenle okuyucu romanın kurmaca olmasını bilmesine rağmen yazarına romanda geçen olayları yaşayıp yaşamadığını sorar. Hatta bu çelişki romanın yapısında vardır.
Bir siyasal roman yazarsınız, sizinle aynı fikirde olmayan insanı anlarsınız. Romancı fikrini biraz saklamalı ve geriye çekmeli. Karşısındaki (romandaki kahraman) insanla özdeşleşmeli, onu anlamalı, dünyayı onun gözünden görmeli. Roman okumada da böyledir. Roman okumak bizim gibi düşünmeyen insanların gözünden dünyaya bakmaktır benim için.
Erkek bir yazarın bir kadını yazması zordur, hatta kadın okurlarım beni çok eleştirmiştir. Ancak bu bir anlama çabasıdır, çelişkileri, karşıtları anlama çalışmasıdır. Romancının işi farklı düşüncede, cinsiyette, ırkta olanları anlamaya çalışmaktır.

Romanla siyaset çelişir
Romanda siyaset mümkün değildir çünkü romancı kendisine benzemeyen insanları anlamak ister. Romancını işi benim gibi düşünmüyor acaba dünyayı nasıl görüyor sorusuna verilen cevabı anlamaktır. Çünkü romancının bakış açısı insandır. Siyasetçinin görevi ise anlamamaktır, insanlarla özdeşleşmemektir, görevi sadece bir grubu temsil etmektir. Kişisel siyasi fikirlerimi roman dışında çok söyledim, hatta başım da derde girdi, ama bir romancı ahlakına sahip biri olarak romanlarında siyasi görüşleri farklı olan insanları da anlamaya çalışır. Romana acele, ucuz siyaset girmez. Ama siz bir şey söylemek istiyorsanız onu romana yedirirsiniz.

Orhan Pamuk röportajının tamamı burada.
Devamını Oku

19 Mart 2013 Salı

Yazar Olma Yolunda Yaratıcı Yazarlık Kitapları

Yaratıcı yazarlık hakkında kaynak temin etmek isteyenlere özel olarak derlediğim yaratıcı yazarlık kitapları burada. Atölyeye gitme şansı bulamayan ya da bilgilerini güncellemek, farklı teknikler öğrenmek isteyenlere kaynak teşkil edeceğini düşünüyorum.

Yaratıcı yazarlık kitaplarını sizin için bir araya getirdik.
Yazar olma yolunda ilerlemek isteyenlerin attığı ilk adım olarak düşündüğüm yaratıcı yazarlık ile ilgili kitaplar son yıllarda oldukça ilgi görüyor. Yazar olma isteğinin artması yaratıcı yazarlık kaynaklarına da olan ilgiyi paralel olarak artırıyor. Ülkemizde yayımlanan yaratıcı yazarlık kavramını anlatan, yazar olmanın ne olduğunu ve yazma tekniklerini içinde barındıran kitapların derlemesini yapmak elzem oldu. Aşağıdaki kitaplardan bazılarını ben de okudum. Kendi yazma yolculuğuma eşlik eden bu kitaplar karanlık yolda yürüyen bir yazar adayı olarak bazen yolumu aydınlattılar, bazen de yaptığım yanlışları gösterdiler.
Aşağıda yaratıcı yazarlık ile ilgili kitapların tanıtım yazılarından derlenmiş bir seçki var. Size yakın hissettiğiniz, faydalı olacağını düşündüğünüz bir kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Fikir sahibi olmak ve aklınızdaki (hepsine olmasa bile) sorulara cevaplar bulacağınıza eminim. İyi okumalar.

Necdet Karasevda yaratıcı yazarlık kitabı
Yazarlık Okulu - Necdet Karasevda
Araba kullanmayı, yüzmeyi, bisiklete binmeyi, resim yapmayı, bağlama çalmayı, ayakkabı boyamayı, sinema filmi çekmeyi annesinin karnında öğrenen biri var mı? Ya da doğuştan kasap olarak, piyanist olarak doğan biri? Elbette bu soruların cevabı hep olumsuz olacaktır. Çünkü hiç kimse anasının karnında badana yapmayı, topa röveşata vurmayı, yankesicilik tekniklerini öğrenemez. Bunların hepsi belirli bir süreçte çeşitli eğitim ve uygulamalarla öğrenilmiş şeylerdir.
Zidan'nın gol kralı, Picasso'nun soyut resimler yapan bir ressam, Tarkan'ın bir pop star olarak doğması kabullenilir bir şey olmadığına göre, bir kişinin de yazar olarak doğması beklenilemez. "Herkes yazar olamaz!", "Yazarlık, büyüsü olan bir uğraştır.", "Yazarlık yetenek işidir." gibi olumsuzluk bildiren cümlelerle birçok yazar adayının heyecanı kırılır, morali bozulur. Böylelikle edebiyat âlemi belki birçok yazarını kaybeder. Yazarlık da birçok meslek ve uğraş gibi sonradan çeşitli çalışmalarla, uygulamalarla, üstün bir çabayla elde edilen bir kazanımdır. Kısacası konuşmayı bilen herkes yazar olabilir! Sen de yazar olabilirsin.

Murat Gülsoy yaraıcı yazarlık kitabı
Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık - Murat Gülsoy
Murat Gülsoy bu kitabıyla, yazı serüveninin en başından beri attığı tüm adımlara basarak geri dönüyor, yalnızca kitapları değil dünyanın kendisini de bir metin olarak olarak okuyan bir edebiyat geleneğinin izini sürüyor. Bir süredir vermekte olduğu yaratıcı yazarlık derslerinden yola çıkarak, gerçekliği yazı yoluyla yeniden kurmanın araçlarını, yöntemlerini sorguluyor. Gülsoy, kurmacanın bilinen sınırlarıyla ihlâl edilebilir kurallarını açımlarken, bir büyüyü bozuyor ve okuyanla yazan arasındaki sessiz anlaşmanın kurallarını alt üst ediyor. Sözün kısası, anlatacak bir hikayesi olanlara okunaklı bir anlatı kurmanın yollarını işaret ediyor. Yolları çatallanan yazı bahçesinde kaybolmasınlar diye.


Semih Gümüş yaratıcı yazarlık kitabı
Yazar Olabilir miyim? - Semih Gümüş
Yazanlar ve okuyanlar için kılavuz kitap niteliği taşıyan Semih Gümüş’ün “Yazar Olabilir miyim?” adlı kitabı yazma sanatının inceliklerini anlatıyor. Semih Gümüş, kitabının tanıtımında yazar olmaya karar vermişlere şunları söylüyor: Doğru bir okuma biçimi edinmiş, dolayısıyla okuduklarının anlamlarını kendi başına sökebilen ve kendi yazdıklarını bütün yazınsal öğeleri soyutlayarak çözümleyebilen, eleştirebilen yazar adayı, aynı zamanda okumayla yoğun ve sürekli bir ilişki içinde yaşamayı başarabilirse, yazmayı da er geç başarır.





  • Kitabın içeriğinden konu başlıkları şöyle: 
  • Yaratıcı Yazının Yolları, Yordamları
  • Nasıl Yazmalıyım?
  • Gerçek, Düş, Kurmaca
  • Yazınsal Metin ve Hikâyesi
  • Yazınsal Kişileri Yaratma Biçimi
  • Metin Nasıl Başlar, Nasıl Biter?
  • Bir Anlatım Sorunu: Birinci Kişi Anlatımı
  • Yoğunluğun Sırrı
  • Olay Örgüsü ve Düğümleri Bağlamak
  • Mekân ve Nesneler
  • Bir Anlatı Olarak Kısa Öykü
  • Yalınlığın Zorluğu ve Olanakları
  • Yalınlıktan Karmaşıklığa Geçiş
  • Romancının Deneyimi
  • İnsanın Yazıdaki Yeri
  • Nasıl Yayımlayabilirim?


Aydın Şimşek yaratıcı yazarlık kitabı
Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme - Aydın Şimşek
1980`den bu yana birçok sanat ve yazın dergisinde şiir, deneme ve eleştiriler yayımlayan Aydın Şimşek Deliler Teknesi ve Öykü Teknesi adlı dergileri de çıkarıyor ve Osman Gazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü`nde dersler veriyor. Aydın Şimşek, kitabının arka kapağından okuyucularına şöyle sesleniyor:  “Yazmaya yönelmek öncelikle azınlık olmayı göze almaktır. Yazmaya yönelen, azınlığın bir üyesidir. Ve bu azınlığın birbirinden yazı dışında hiçbir çıkarı yoktur. Yazı, insana açıklamak zorunluğundan uzak tutuyor, açıklamak zorunda bırakılmaya da bir tepki oluşturuyor.
Unutmamalıdır ki yazar ideal okurun kendisidir. Bu nedenle dış dünyaya ve okura karşı birinci dereceden sorumluluğu yoktur yazarın. Kendine, yazının iç disiplinlerine, dinamiklerine karşıdır asıl sorumluluğu.”

Yeşim Gökçe'nin yaratıcı yazarlık kitabı çocuklar için
Ben Büyüyünce Yazar Olacağım - Yeşim Gökçe
Yaratıcılık deyince ise, en avantajlı konumda olan kimlerdir? Tabii ki çocuklar... Öğrenilmiş normların ve kısıtlamaların henüz yaratıcılığına gem vuramadığı çocuklar. Onların yaratıcılıklarını daha da geliştirmek ise tüm anne-babaların ve eğitmenlerin isteği. Yaratıcılığı geliştirmenin en önemli yollarından biri ise hayal kurmak ve bunları yazıya dökmek.

Yaratıcı Yazarlık Alıştırmaları
Yeşim Gökçenin yazarlık ve eğitmenlik konusundaki deneyimlerini aktardığı bu kitap, anne-babalar, eğitmenler ve çocukları için hazırlandı. Çocuklarınızla birlikte büyük keyif alarak yapabileceğiniz pek çok yaratıcı yazarlık alıştırmalarıyla zenginleştirildi. Belki bu alıştırmaların sonucunda çocuklarınızın hayal dünyasının zenginliği ile karşılaştığınızda çok şaşıracaksınız. Belki kendi dünyanızın da zenginleştiğini göreceksiniz. Çünkü yaratıcılık konusunda yaşanan kavram kargaşasından yorulan büyükler de, bu kitapta sade bir teori ile karşılaşacaklar.
Çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var. Yeşim Gökçenin dediği gibi "hem 8 yaşında hem de otuzlu yaşlarında iki öğrenci aynı sırayı paylaşıp aynı dersi dinleyip, aynı notları tutabiliyorlar." O halde sizin de çocuklarınızla bu eğlenceli serüvene atılma zamanınız gelmedi mi?

Danell Jones yaratıcı yazarlık kitabı
Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri - Danell Jones
Bu kitapta, ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf'un yazarlık ve yazma sanatı üzerine aktardığı düşüncelerden esinlenerek kurgulanmış bir yazarlık atölyesi bulacaksınız. Danell Jones, yedi önemli başlıkta, yazarlık için heyecan taşıyanlara yol gösterecek bir kaynak kitap sunuyor.
Büyük bir yazarla karşılıklı oturup konuşmanın hayalini kim kurmamıştır ki? Shakespear'le bir şeyler içerek, Bronte kardeşlerle çayırlar üzerinde yapılan bir öğleden sonra yürüyüşü ile ya da Jane Austen'a beş çayında misafir olmanın neticesinde yıllardır hayranlıkla okuduğumuz tüm bu oyunların, şiirlerin ve romanların nasıl yazıldıklarını anlamak mümkün olurdu belki. Ve belki de kendi yazacaklarımız için bir ilhamla ve birikimle ayrılırdık yanlarından.

Öğrenciler için parlak ders notları!
Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri tam da bu hayalin gerçekleştiği bir dünyaya götürüyor okuru. İngiliz ve modern dünya edebiyatının en nitelikli eserlerinden bazılarını kaleme almış olan, ardında binlerce günlük sayfası, yüzlerce mektup, nice deneme ve roman bırakmıştır. Kitabı hazırlayan akademisyen, yazar Danell Jones kitabın önsözünde, tüm bu sayfaların arasında öğrencileri için parlak yazı notları bulmaya çabalarken, Virginia Woolf'un zarif figürünü sınıfta hayal ettiğini ve bunun kendisine çok gerçek tınlamasıyla bu fikri hayata geçirmeye karar verdiğini anlatıyor.

Stephen May yaratıcı yazarlık kitabı
Yaratıcı Yazarlık - Stephen May
Yazmayı ister bir hobi, ister gelecekte yaşamınızı kazanacağınız bir iş olarak görün; size gerekli olan yapıtaşlarını bu kitapta bulacaksınız. Yazmak üzerine binlerce saat kafa yormuş, tartışmış, hocalık yapmış isimlerin de bulunduğu pek çok yazarın tavsiyeleri sizin için bir araya getirildi. Kendinize duyduğunuz güveni artıracak pratik alıştırmalar sayesinde yazmanın aslında o kadar da zor olmadığını görecek ve kendi yazı serüveninize çıkabileceksiniz.
Fikir üretme ve ilham alma, editörle temas nasıl sağlanmalı, sık yapılan bazı hatalar, iyi bir giriş bölümü, tatmin edici bir final, romana giriş, kurmaca dışı yazı, çocuk kitabı yazarlığı, merakta bırakma tekniği, iyi bir üslubun düşmanları, tiyatro oyunu ve dizi senaryosu yazmak... Ve daha fazlası bu kitapta.

Sevinç Gündüz yaratıcı yazarlık kitabı
Öykü, Roman Yazma Sanatı - Sevim Gündüz
Bu kitap roman (ve öykü) yazmak isteyenlere bu tekniklerin ipuçlarını vermeyi amaçlamaktadır. Ayrıca bu teknikleri bilmenin okurlara da bir kitabı okurken neleri göz önünde bulundurmaları gerektiği konusunda yardımcı olacaktır.
Yazmak, ölüme meydan okumanın, gelecekte yaşamanın,"dünyaya ve geleceğe kazık çakma"nın, ve belki de bir yandan "o kazığa tutunma"nın, kendini, düşüncelerini anlatmanın ve dünyayı değiştirme çabalarının bir yoludur.  Kimi insanlar doğanın kendilerine çekirdek halinde verdiği yetenekler arasından, geliştirmek için yazma yeteneğini seçerler. Esin pırıltılarını yakalayıp yetenekleriyle harmanlayarak yazarlar ve başkalarına sunarlar.
Bir insan, ister yazı ister başka bir yaratı alanında olsun, yalnızca esin ve yetenekle nitelikli, kalıcı bir veya bilemediniz iki yapıt ortaya koyabilir.  Yalnızca yeteneğe yaslanarak sürekli ve nitelikli şeyler yaratmak olanaklı değildir.

Roman yazma teknikleri kitabı
Her Yönüyle Roman Yazımı - Joyce ve Jim Lavene

İlk taslağın tamamlanmasından iyi bir sözleşme imzalamaya kadar yazarlık hayalinizi gerçekleştirmek için ihtiyacınız olan her şey bu kitapta mevcut.
İster polisiye romanlar yazın, ister gerilim, aşk ya da tarihi roman. Türünüz ne olursa olun, Her Yönüyle Roman Yazımı geleceğin çok satanına imza atmanızda yol gösterecek eşsiz bir rehber.
Edebiyat dünyasında rekabet gücünüzü artırmak için tüm bilmeniz gerekenleri ve ihtiyaç duyacağınız önerileri bir arada toplayan Her Yönüyle Roman Yazımı size;

  • yaratıcı fikirlerinizi çok satan bir hikayeye dönüştürmeyi, 
  • güçlü bir tema oluşturmayı, 
  • gerçekçi karakterler yaratmayı, 
  • taslak hazırlamayı, 
  • çalışmanızı yayıncılara pazarlamayı ve satmayı öğretecek. 

Özenle hazırlanmış bu çalışmanın içeriği bu başlıklarla sınırlı değil; tüm roman türleri hakkında bilgi edinecek, dilbilgisi kurallarını yeniden hatırlayacaksınız. Bu kitap, potansiyelinizi ortaya çıkarmanıza yardımcı olacak.
Bu güne dek, çok sayıda kısa hikayeyle birlikte kırktan fazla romana imza atmış olan Joyce & Jim Laverne, Her Yönüyle Roman Yazımı kitabında kendi tecrübelerini okurla paylaşıyor ve eşsiz tavsiyelerde bulunuyorlar.

Devamını Oku

18 Mart 2013 Pazartesi

Neden herkes roman yazmak ister?

Birçok yazar adayı öykü, şiir, deneme gibi edebiyatın diğer türlerini tercih etmek yerine roman yazmak istiyor. Yazıevi'nin kurucusu Yeşim Cimcoz yazar adaylarının roman yazmaya ne kadar hazır olduklarını bilmek adına dokuz soruluk bir çalışma hazırladı. 

Kime sorsam roman yazmak istiyor. Çok az kişi kısa öykü yazmak isterim, ya da şiir yazmak istiyorum der. Neden herkes roman yazmak ister? Belki de roman yazar olduğumuzun kanıtı gibi gelir bize. Hani bir roman yazarsak ve o da meşhur olursa bizde 'gerçek' yazar olmuş oluruz. Eğer 'ben roman yazacağım' diye yola çıkarsanız genelde yol alamaz ve sonunda 'yazamamış' olarak kalırsınız. Roman yazmayın demiyorum, yanlış anlamayın ama yazmak istediğiniz şeyin roman şeklinde olursa ancak anlatılabileceğinden emin olun. Burada önemli bir nokta var, yazmak istediğini şey, nedir? Kimse roman yazacağım diye yola çıkmamalı, siz bir şey anlatmak için yola çıkmalısınız. Anlatacağınız şey romana sığacak diye roman yazmalısınız. Yine de size yardımcı olması için bir çalışma hazırladım. Roman yazmak istiyorum diyorsanız, elinize kağıt kalem alın ve aşağıdaki soruları kendiniz için cevaplayın. Bittiğinde roman yazmaya hazır olup olmadığınızı anlarsınız...

  • Neden roman yazmak istiyorum?
  • Neden öykü olmasın da roman olsun istiyorum?
  • Benim anlatmak istediğim şey nedir? Onu anlatmak için neden romana ihtiyacım var?
  • Bu anlatmak istediğim şeyi anlatmasam ne olur? Niye onu anlatmam gerekiyor ki?
  • Anlatacaklarımı kimin duymasını istiyorum? Neden onlar duymalı?
  • Anlattığımda ve onlarda beni dinlediklerinde ne hissetmelerini, ne yapmalarını istiyorum?
  • Bunu anlamaları için onlara bunu yaşatmam gerekiyor...bunu nasıl başaracağım? Neyle başaracağım? Hangi anıları, hangi duyuları, neleri kullanarak bunu aktarmak istiyorum?
  • Şu anda aklımda bu hikayeye ait görüntüler canlanıyorsa onlar nedir? O görüntülerin listesini çıkartabilirmiyim?
  • Tek bir satırda bu hikayeyi anlatsam o satır ne derdi?

Bunlara kısa kısa yanıtlar verip geçiştirirseniz size yararı olmaz. Uzun uzun yanıtlar verin. Kendinize kendinizi anlatın. Sonuna geldiğinizde aslında roman yazmanız gerekiyorsa başlamak için doğru yere gelmiş olacaksınız.
Kolay gelsin
Yeşim Cimcoz - Yazı Evi
Devamını Oku

17 Mart 2013 Pazar

Tomris Uyar Anıldı!

Öykü türünün son dönem önde gelen yazarları arasında yer alan ve 2003 yılında hayata veda eden Tomris Uyar, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin düzenlediği bir etkinlikle anıldı. Etkinliğe katılan Feyza Hepçilingirler, Handan İnci, ve Berat Alanyalı, Tomris Uyar’ı ve edebiyat yaşamını anlattı. Öykü yazma yoluna baş koymuş yazar adaylarına Tomris Uyar’ı daha yakından tanımaları ve öykü üzerine düşüncelerini bilmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Etkinliğin tamamını Fulya Füsun Çetinel’in aktarımından sizinle paylaşıyorum.

Tomris Uyar yazarların katılımıyla anıldı.
Anma etkinliği on dakikalık bir belgelselle başladı. Belgeselde Tomris Uyar, edebiyata ve yaşama bakış açısını kendi sesiyle anlattı. Belgeselden notlar şöyle:
İnsanın doğasında kaygılar var, bu da öykülere yansır. Hep günlük yazdım. Okur az, kitap baskıları az. Yazmadan da duramam ben, soruyorum hep kendime. Neyi değiştireceğim? 1975’te neyse 1990’da da durum aynı. O zaman? Karamsar yazmak istemiyorum artık. Edebiyat soru sorar, bırakır. Muhalefettir. Sorgulayandır. Yanıt veren edebiyatı çok sevmem ben. Onlar ancak köşe yazarı veya gazeteci olabilir. Düzgün yanıtlar verirler.  Öykülerim farklı şeylerden tetiklenir, bir olaya bakıp öykü kurmaktan çok insanların Türkçeyi kullanış biçimlerinden, konuşmalardan öykü çıkarırım. Mesela balıkçıdayım. Başı eşarplı bir kadın geldi. Balık fiyatlarına bakıyor. On beş bin lira kilosu, palamut var, küçük balık var. Balıkçı ve ben kadını palamut alması için ikna etmeye çalışıyoruz, çünkü palamut mevsimi ve diğer balık iyi değil. Kadın tek cümle kurdu. ‘Ama biz çok kalabalığız,’ dedi. İşte öykü burada, bu tek cümlede. İnsan çok önemli benim için. 
En zor kısmı öyküye başlamak değil de son cümleyi bulmak. Kapalı bir cümle olmalı. Onun için geriye sararak yazarım ben. Gündelik gerçekleri okurla paylaşmadan edemem. Birisiyle konuşurken, çamaşır yıkarken, yürürken kafamdaki öykü kendini geliştirir. Bazen kendimi dostlarıma kapayabilirim, bana bir konu hakkında bir şeyler sorarlar, ben öykümün gerçekliğinden yanıtlar veririm onlara.

Virginia Wolf’un özlemini her kadın gibi Tomris Uyar da çekmiş. 
Hiç öyle bir odam olmadı. Kapısını kapayıp, her şeyi yerli yerinde bırakabileceğim kendime ait bir odam olmadı. 

Franz Kafka, Reşat Nuri Güntekin en çok etkilendiği yazarlardan. 
Evet, okumak, insanları dinlemek, anlamaya çalışmak önemli ama yazarlık mayası da inkâr edilemez bir şey. Herkeste yoktur bu. 

Çeviri konusunda da çok titiz Tomris Uyar.

Belgeselin ardından yazarın yakın dostları Tomris Uyar’ı anlattı.

Feyza Hepçilingirler  

Tanıdığım Tomris Uyar

Tomris Uyar’ı, Füsun Akatlı, Hulki Aktunç da anlatabilirdi ama ne yazık ki onlar da gitti. Tomris ile 1982’de tanıştık ve yazları çok görüşürdük. Öldüğü yıl bir yazı yazdım ona. ‘Yaz anısı, anı yazısı’ diye.  Şu meşhur ayı meselesi üzerine. ‘Yazılı Günler’ kitabında Tomris de yazmıştı.
14 Haziran 1985, Ayıyla Ayı Olmak. Bana bir türlü gelmeyen yazı getirmek amacıyla Feyza ile Hüsnü Hepçilingirler’in çağrılarına uyup Balıklıova’ya gitmeye karar verdim. Bu arada arkadaşlarım da arabayla Bodrum’a gidiyorlarmış, arabalarında yer varmış. İşler yolunda gibi ya neyse. (Yazılı Günler)
Tomris ve arkadaşları Karaburun yolunda bir dinlenme tesisinde çay molası verirler. Kafeste yavru bir ayı vardır. İnsanlar cehennem gibi sıcakta ayıya şişe şişe bira verip eğlenirler. Zavallı yavru susuzluktan olsa gerek biraları içer. Kimi şişeler de kırılmış ve kafesin zeminine dağılmıştır. Tomris hayvana acır ve kafesine su bırakır, cam kırıklarını görür, yavru ayının ayaklarını kesmesin diye bacağını kafese uzatıp kırıkları itelemeye çalışırken, ayı ayılığını yapar ve Tomris’in bacağını kapar. Boydan boya yırtar.
Ama ayı da insanlarımızdan benim kadar kuşkulandığından, bu sevecenliğimi tekme atma hazırlığı diye değerlendirdi.
Ayıyı tatlı tatlı inandırmaya çalıştım. Bacağımı bırakır mısın lütfen?(Yazılı Günler)
Yazları hep birlikte Balıklıova’da geçirirdik. Hüsnü Hepçilingirler’e, o benim üvey kocam derdi. Çok severdi. Sakınmasız, sivri dilli, kimseye yaltaklanmayan, korkusuz biriydi. Çok güzel yüzerdi. Yüzmeyi Marmara’nın akıntılı denizinde öğrenmişti.
Tomris doğum günlerinde hediye almayı sevmezdi, bu huyunu bilenler ona öykü, şiir, metinler verirdi.  Edip Cansever de Tomris’in kırk yaşı için bir şiir yazmıştı yine. 15 Mart 1981. Herkesin dilinde dolaşan, ‘Yaş değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir’ değil bu.

Mavi Uçlu Bir Kaptan 
Eldivensiz ve sıkılmış
Hafif hafif terliyor
-Görüyorum, karşımda-
Burnuyla dudakları arası.
Böyledir Tomris’in özel yası.
Annesinin kolyesi
Günışığında pembe buğu
Ayakta dursa ne çıkar
Neye benziyor ki oturmuşluğu.
Kansız kesilir boşlukta kolu.
Pasajda yapma çiçekler
Laf atar saçlarına
Hazırdır karşılığı bir öykü bulur
Anlatır gül kokularına.
Görüntüsü kendisi
Akşamüstlerinden yapılmış
Nerden bulmuş acaba göğsü yerine
Kalbine bir ayçiçeği asılmış.
Bir gün bir öğle sonu
Ne tuhaf, avucunda
Kalakalmış bir çocukluk durumu
Bana sorsa tam o sıra
Gözleri camdan bir haziran çukuru.
Susarsa susmayı da konuşan
‘Mavi –Uç’lu bir kaptan.
Edip (Yazılı Günler, Can yayınları)

Çok alçakgönüllüydü. Kimseye, ‘falanca kitabı okumadın mı sen daha’ dememişti.
Kedileri çok severdi. Siyami, Kırlent sonra Cahide.
Benim çocuklarıma bakan bir kız vardı. Hiç okula gitmemiş, okuma yazmayla alakası yok. Ona bile bir günlük hediye etmişti. Emel’e önem vermişti. Kız bir daha unutamadı Tomris’i. İçine hiçbir şey yazmasa da defterini uzun yıllar sakladı.
Beylik, sıradan her şeyden nefret ederdi o.  Uzun yaşamayı bile istemedi. İsteseydi ona göre bir yaşam sürer, içkiden sigaradan uzak dururdu. Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreyya’nın öldüğü yaşlarda öldü o da.
Benim onun hakkında aklımda kalanlar yazıya geçirilmiş olanlar hep, demek ki yazmadıklarını unutuyor insan. Aklın insana oyunu.
Yıl 1984. Tomris böyle klişe başlangıçlara sinir olurdu. Takside gidiyoruz. Devamlı şoförü dürtüyor. Adamı sorularıyla TIR şoförü olmak istediğine ikna etmeye çalışıyor. Turgut araya girip Tomris’in elini adamın omzundan çekiyor. İki dakika sonra durum yine aynı. Taksiden inerken şoför şehrin trafiğini bırakıp uzun yolda TIR şoförlüğü yapmak istediğine karar vermişti bile.
Yazları Balıklıova’da tuttuğumuz yazlık ev eski, dökük, köhne ama bahçesi denize sıfır bir evdi. Sabah uyanır uyanmaz denize giriyoruz. Tomris’in üzerinde siyah mayosu, elinde cin tonik bardağı ile hatırlıyorum. Ayhan Işık’ın öldüğü yıl. Gazeteler onun içki ve sıcak çarpmasından öldüğünü yazıyor. Tomris’e fark ettirmeden iskemlesini gölgeye çekiyoruz hep. Geceleyin bile denize giriyoruz. Evden çok denizi kiralamışız.
Yazlıkta edebiyattan söz etmezdik hiç. Daha çok dedikodu, öyle bir ballandırarak anlatırdı ki. Bir de onun bize öğrettiği oyunları oynardık. Ne olsaydı, nasıl olurdu oyunu. Tomris çiçek olsa, gül değil, kıymetli bir çiçek değil, kimsenin bilmediği kır çiçeklerinden olurdu. İçki olsa rakı. Hayvan olsa kedi olurdu.
Sevmediği kişilerle vakit geçirmeyi sevmezdi. Bir akşam Çiçek Pasajında oturuyoruz. Bir gazeteci geldi yanımıza. Tomris’e, Edip Cansever, Cemal Süreyye ile ilgili sorular soruyor hep. Tomris kızdı. Televizyonda Tarantino’nun Pulp Fiction’ı oynayacaktı o gece. Seyretmek istiyorum, dedi ve kalkıp gitti.
O küçücük kadın, bir anda herkesi korkutmayı da bilirdi. Ankara’da bir toplantıdaydık. Şimdi hatırlamıyorum. Bir soru sordular. Tomris’in sinirleri bozuldu. Salondaki herkesi azarladı. Kimse sesini çıkaramadı daha sonra.
Dokuz Eylül Üniversitesinin bir yemeğinde, yemek masasının altından bacağını ellemişti bir öğretim görevlisi. Adamı öyle bir azarlamıştı ki.
Kendi kendisiyle dalga geçerdi. Siroz olmuştu. En hakiki Atatürkçü kimmiş, görsünler bakalım, dedi.
Tango bilirdi. Her adımında ince bir dereyi geçiyormuş gibi sekerek yürürdü.
Benim İstanbul’a gelmemi de o teşvik etmişti. Buraya taşındıktan sonra daha az görüştük. Çok zor bir dönemdi. Kendisini bana yardım etmek zorunda hissetmesini istemiyordum.
Damarına basmak, bu özellik onda da vardı. Benim Enka ödüllerine katılmamı çok istiyordu. Ben çekimser durdukça, hiç kıyıda köşede kalmış iki öykün yok mu canım, diyordu. Olmaz m? Gönderdim. Ödüller açıklandı. Birinci Kudret Aksal. İkinci Nihal Çeliker ve üçüncülük ‘Eski Bir Balerin’ öykümle benim oldu. Adım hiç duyulmamış benim. Şimdi bile kimse tanımaz beni, o zaman hiç kimse tanımıyordu. Bir milyon ödül aldım, müthiş bir para. Ankara’da iki yerde birden çalışıyorum, yine de o kadar para kazanmıyorum. Sonra her yarışma sonrasında olduğu gibi dedikodular çıktı. Kudret Aksal çok önemli, şimdiye kadar jürilerde birçok kişiyi ödüllendirdiği için ona verdiler birinciliği, dediler. Nihal Çeliker’in de kocası hastaymış, tedavi görüyormuş. Ona da ikinciliği verdiler. Hüsnü, bir tek sen bu ödülü bileğinin hakkıyla aldın galiba, dedi. Tomris hemen, ama o da üniversiteden atıldı, onun için vermişlerdir, dedi. Çok kırıldım bu lafına. Ama onun dostluğundan gurur duyarım. İyi ki de tanımışım onu. Ondan feyiz almışım.
Öldüğü yaz başı, onu Ayvalık’a yazlığıma davet ettim ama olamadı işte.

Handan İnci 

Öykünün Saf İpeği

Türk öykücülüğünde ilk Sait Faik, sonra Tomris Uyar geliyor. İki yazarımız da Türkçeyi öykünün zirvesine taşımış. Benim gibi düşünen pek çok okur var. Sait Faik’in ilk öyküsü ‘İpekli Mendil’. Turgut Uyar’ın ise ‘İpek ve Bakır’. İkisi de has öyküler. İpek mendil gibi kendi ritmiyle süzülen, akan öyküler. Dopdolu boşlukları vardır öykülerinin. Tomris Uyar da Sait Faik’i çok sever. Su gibi okunan öyküler, der Sait Faik’in öyküleri için.
Ama Tomris Uyar’ın öyküleri su gibi okunmaz. Kuyumcu işlemesi kelimeleri okuyucuyu adım adım merkeze götürür. Yazılmış, kurulmuş, işlenmiş öyküdür onun öyküsü. Dünyayı anlatma biçimi öyküye uyar. Onun öykücülüğü bir heves değildir, kendini öykücü olarak yetiştirmiştir.
Füsun Akatlı, Tomris Uyar’ın öykülerini güneyli, sıcacık, masmavi, yer yer kuzeye de sapar bulur. İçlerinde dirim, heyecan, incecik bir sevinç sezilir. Alttan alta yaz duygusu vardır. Kalenin Bedenleri de böyle bir öykü işte.

Berat Alanyalı 

Öteki Olma Halleri Üzerine Bir Öykü, Kalenin Bedenleri

Her okuma özneldir,  okur öyküyü kendi bitirsin der Tomris Uyar ama biz yine de onun öykücülüğünü anlamaya çalışmak adına Kalenin Bedenlerini birlikte okuyalım ve üzerinde düşünelim.
Bu hayli kapalı bir öykü. Uyar’ın ikinci dönemine ait öykülerden. Meselesi öteki olma halleri, yadırganan, dışlanan, yalnız insan. Dünyanın neresinde olursa olsun azınlıkta olanlar. Farklı mekân, farklı zaman. Ötekileştirilmiş öykü kişileri, uzak dünyalar, farklı karakterler.
Öyküde üç kadın var. Mardin’deki kadın. Chicago’da tuvalet temizleyicisi Afro- Amerikan kadın, fotoğrafa bakan, tuvalet temizleyicisi ile hatırası olan kadın. İki de erkek var. Trendeki genç, onun üzerinden nasıl bir anlatıcı olduğunu öğreniyoruz. Ve öykünün sonundaki Eminönü meydanında yıkılıp kalan memur emeklisi. Bu kişi tip olarak kalıyor öyküde. Başka bir öykünün karakteri olma hazırlığı içinde.
Anlatıcı yazar Turgut uyar mı yoksa başka bir kadın mı? Belli değil, önemli de değil zaten. Hep yalnızlığa bakış var. Yazan aynı kurgu içinde arada durup kendisine de bakacak. Mekanlar birbirinden çok farklı. Oradan oraya atlıyor öykü.
Öykü zamanı anlatıcının fotoğrafa bakma zamanı gibi çok kısa bir an. Ne kadar uzun olabilir ki bir fotoğrafa bakmak. Bu kısa zaman diliminde her yere uğruyoruz. Benzer insanlık durumlarına bakıyoruz. Baskılar, ezilenler.
Öyküde üç bölüm var. Cemreler. Okuru fotoğrafa bakar kılıyor. Ayrıksı bir başlangıç cümlesiyle giriyor öyküye. Birinci cemreyle, fotoğrafa bakan gözün kurgusu başlıyor. Anlatıcı yazar kadın, yazmaya başlıyor. Bildikleriyle kurguladıkları karışıyor.
Mardin’deki kadın oğlunun bakıcısıyla Kürtçe konuşamaz. Evde Türkçeden başka dil konuşulması yasaktır. Anadil meselesine erken vurgu var bu öyküde.
Murathan Mungan’ın ‘Paranın Cinleri’ kitabında bu fotoğrafla ilgili bir açıklama var. Murathan Mungan’ın annesinin fotoğrafıymış ve onunla ilgili şeyler anlatır.
Anlatıcı, zenci kadına bakmakta. Zenci kadının ataları, geldikleri yerler, melezlik kavramı, çok uzun bir bölüm, gerilere geçmişe gidiyor. Mutlaka göndermeler var burada. Tomris Uyar 1987’de davetli olarak Amerika’ya gitmiş. Kitabını İngilizceye çevirtmek için Melez Ernst James Gains ile buluşmuş. Melez yazar göndermesi bence bu noktada ortaya çıkıyor.
Bu kişiler arasındaki en önemli bağ yazı. Yazılıyor da ne değişiyor? Daha kaç hayat kendisini tekrarlayacak.
Bu öykünün adı niye ‘Kalenin Bedenleri ‘? İnsanların dış duvarları. Sonra Mardin kalesi var. Gelinin de üç kalesi var öyküde. Mardin’deki hayatı, yalnızlık ve delilik hali. Trendeki gençte ise, özgürlük kalesi, yalnızlık ve bunu serserilikle gizlemeye çalışma kaleleri. Kişi ya kendini kapatıyor kaleye, ya da kapatılıyor.
Yine bir söyleşinin sonuna geldik. Konuşmacılarımız teşekkür ediyoruz. İyi ki edebiyat var. Kitaplar var. Birbirinden kıymetli yazarlarımız var. Edebiyat sadece oturup kitap okumak değil ki, buluşmak, konuşmak, fikir alışverişi yapmak, tartışmak da aynı zamanda. Bir bardak çay eşliğinde bir kaç saati paylaşabilmek.  Gülhane Parkında, Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphane Müzesi var, ağaçlarda rengârenk papağanları var, biliyor muydunuz?  En güzeli de Eminönü’nden Sarayburnu’na yürüyüp Gülhane parkına aşağı kapıdan girmek. Başka bir söyleşide görüşmek üzere.

FULYA FÜSUN ÇETİNEL
Devamını Oku

16 Mart 2013 Cumartesi

Öz Edebiyat Varlıgını Koruyamıyor - Selim ileri Söylesi

Geçtiğimiz günlerde Selim İleri ile Mel’un romanı üzerine bir söyleşi gerçekleşti. Selim İleri'nin edebiyat dünyasına bir eleştiri niteliğinde olan son romanı Mel'un üzerine yapılan söyleşinin tamamını Füsun Çetinel'in notları ile size aktarıyoruz.

Selim İleri son kitabı Mel'un u anlattı

Galapera izdiham günlerinden birini yaşıyor. Bir Mart’ta Mel’un çıktı, iyi ki de çıktı yoksa burada toplanamayacaktık. Roman karakteri Sayru Usman’ın sözlük anlamı nedir, bu nasıl gelişti?
Bilge kişi, akıl adamı demek Usman. Uslu, akıllı demek. Bir de İlhan Usman vardı.  Eski romanlara uyalım dedim. Bilirsiniz bu eserlerde karakterlerle ya tezat ya da bağ kurulurdu.  Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efemdi’ si gibi. Sayru kelimesi Nurullah Ataç tarafından kullanılmıştı, sayru evi, deliler evi. Sonra Yunus Emre şiirlerinde var sayru kelimesi. Romanın anlattığı şeylerin isme indirgenmesi ne kadar doğru bilemem, ben bir şeyleri simgelesin diye uğraştım. On üçüncü yüzyıl Türkçesinde saçmalayan kişi olarak geçiyor.  Bu karakter saçmalar gibi gözüküp aklın içinde, hem de bilinçli. Kitabı ilk Ahmet Ümit okudu. Bana sordu, kim bu mel’un kişi dedi. Benim dedim. Yok canım, dedi. Sen mel’un olamayacak kadar iyisin. Sonra bir fotoğrafta ben ondan on yaş genç çıkmışım diye bana, kızdı. Evet sen melunsun, dedi.  Bu romanda mel’un iyi bir şey. Bugünün edebiyat dünyası, yayın dünyası, tarihin yeniden yazılışı. Kimi açık, kimi örtük açıklamalar. Örtmeye çalışmadım, ama bazı bilgileri birleştirdim. Amacım şahıslarla uğraşmak değildi. Herkes soruyor bu kim, diye. Kişilerden esinlendim, ben kimseyle uğraşmayı düşünmedim.  Sadece var olandan yola çıktım.
Romanın bugün getirildiği nokta bu. Bugün geldiğimiz noktayla ilgili, siyaset, edebiyat, yayın, insanların kitapla ilişkileri. Kırk beş yıldır bu işin içindeyim. Durum tedirgin edici, edebiyat kalmadı artık. Her şey edebiyatı baltalayıcı hale geldi. Çoksatarlar her yerde artık. O kelimeyi bile yurt dışından aldık. Bizde Türkçede böyle bir kelime yoktu. Kulağa acayip geliyor. Gelişmiş ülkelerde bu kavram çok yaygın. Marguerite Duras’ın dediği gibi, bunların gözü doymaz. Bizim on bin okuyucumuza göz dikerler.  Okuyucumuz eleştireldir, onun için de kıskanırlar. Bu durum bizde yeni, ancak dünyada on beş yirmi yıllık bir durum. Edebiyat bizde sona ermeye doğru yol alıyor. Tehlike büyük. Öz edebiyat varlığını koruyamıyor.
Ben kitapta bunları anlatmaya çalıştım, bazı şeylerin üzerine gitmeye çalışmadım. Pek çok kişi bundan bahsediyor olabilir ama kimse kapitalist düzene karşı gelemiyor tabi. Çoksatarların sağladığı imkânlar birçok değerli kitabın önünü tıkamış oluyor. Daha film piyasaya çıkmadan seyircisi belli oluyor artık. Dörtte üçü palavra üzerine kurulmuş, yermeye kalkınca kapılar kapalı. Kimse sesini çıkaramıyor. Her şey önceden belirlenmiş. Sanatın yeni bir açıya yol alabilmesi çok zor.
Çoksatarlık kurallarına göre yazmak bana göre çok zor. Geçmiş yıllarda, kırk yıl önce,  denedim, o tarz yazıları nasıl yazdıklarına dikkat ettim. Olumlu sonuçlar alamadım, kendi yolumda kös kös gittim. Bugünkü ortamda çok sattığımı düşünememek gerek. Kendimle ilgili değil toplumla ilgili bir sancı bu. Sağ olsun Everest kitabın hiçbir yerini ellemedi, noktası virgülü her şeyiyle basıldı. Teşekkürler. Çoksatarların yayınevine sağladığı ticari imkân benim sağladığım imkânlarla karşılaştırılamaz. Benim rakamım çocuk oyuncağı, ancak on bin baskı. İkinci baskıda ise ellerinde kalmasın diye ancak beş bin baskı. Çoksatarlar beş yüz bin basılıyor.
O yılların ortamı başkaydı. Bir yılda ancak dört beş kitap çıkardı. Artık şiir kitabı çıkmıyor. Hâlbuki yayınevinin görevi şiir kitabı çıkarmak. Jest olarak basması gerek. Şiir yayınevlerinin onuruydu, sevinç kaynağıydı. Her şey ters yüz olmuş durumda.
Bence çoksatarları da okusunlar. Sakıncası yok. Oradaki sakınca sekiz yüz bin, mor kapak, gri kapak olayı. Yetiştiğim yıllarda öğretmen görevi gören kitaplar vardı çoksatanlar arasında. Onlardan başka yerlere gelirdiniz. Bizler Kerime Nadir, Esat Mahmut okuyup sonra  Sartre’ye geçtik.  Esat Mahmut okumak Türk toplumu hakkında fikir sahibi olmaktır. Cemal Süreyya demişti, Kerime Nadir okumadan Sartre okuyan toplum olduk diye ta o zamanlar.
Şimdi gençler sadece Borges okuyor, aradaki boşluğu nasıl kapatacaklar?

Can Bahadır Yüce, bir söyleşi yaptı sizinle. Ve kitaptan bir alıntı yapmıştı. Onu açabilir misiniz?
 En koyu sofu en koyu ateistin, en koyu ateist en koyu sofunun iki mısraından iki satırından mesut olamaz mı?
Altmış üç yıldır bu ülkedeyim, baştan beri bunu düşünüyorum ben.
Çoksatarlarla ilgili bir sorunum olmadı hiç. Atilla İlhan bir kitabım üzerine yazmıştı, doğru yoldasın böyle devam et, diye. Ben isteyerek bıraktım o yolu. Her Gece Bodrum’da yazmış olduğum aşk ten ilişkilerini. Saz, Caz, Varyete adlı romanım az satıldı. Belki okuyucuya uzak geldi, belki daha erkendi bu konular. Ele alınan karakterler sembolikti. Ecevit, Türkeş ve Demirel, okur bağı kuramadı. Bu kitaplar yeniden satsın diye üç kitap bir arada Selim İleri Tozlu Aşk Romanları diye yeniden basıldı, Kafes, Ölünceye Kadar Seninim ve Saz, Caz, Varyete. Beni üzmedi bunlar. Kırk beş yıldır yazarak yaşamımı sürdürüyorum, iyi, konforlu bir hayat yaşadım.
Yayın dünyası. Edebiyat dünyası demiyorum, o yok zaten.  Bu benim meselem değil, gelinen nokta. Ticari ortam alakadar ediyor insanları. Selin Ongun televizyon programında bana sordu, yayınevi kitabınızı reddetseydi ne olurdu, diye. Reklam olurdu, dedim. Başka yayınevine giderdim hemen, dedim. Buraya kadar indirgenmiş edebiyat maalesef.
Fulya Füsun Çetinel ve Selim İleri kitap imzalarken
Füsun Çetinel ve Selim İleri kitabını imzalarken
Bu romanı yazmak iki buçuk yıl sürdü.  2010 Haziran’dan 20112 Kasım’ına kadar.  Başı çok zorladı. Yarı şizoid bir karakter, normal bir kişi gibi. Mesleği ne, işi ne, tahsili ne bu kişinin? Memur yaptım önce, sonra vazgeçtim, emekli öğretmen yaptım. Kimse bana nereden para kazandığını sormadı.  Karakteri kendi akışına bırakmak gerektiğine sonradan karar verdim. İki üç defter bıraktım. Başı beni epey zorladı.
Herkesin kayıtsız kaldığı edebiyat alanında yazsan ne olur yazmasan ne olur, demiyor musun.  Kimse ilgilenmiyorsa dil, edebiyat ne olacak, diye sormuyor musun hiç, dedi Ömer Türkeş. Benimkisi sadece şikâyet. Kırk elli kişi yine toplanır yine konuşuruz bugün nasıl bir araya geldikse, dedim ona.
Zeliha Berksoy, Kenter tiyatrosunda Brecht’in bir oyununu sergiliyordu. Koca tiyatroda ancak yüz kişi vardı. Bu ne rezalet, yüz kişiye tiyatro mu oynanır, demiştim o zamanlar. Zeliha boş salona bakıp on yıl sonra ne tiyatro ne edebiyat olacak sen neyi dert ediyorsun, demişti gülerek.
Türkiye’de durum çok vahim. Ben sadece teşhis koymaya çalıştım. Çözüm yok. Kaç bastı kaç sattı, hiç derdim olmadı benim. Telif beni geçindirecek kadar olsun yeterdi bana. Susar otururdum.
Bir defasında iki çoksatar yazar hanımla birlikte Urfa’ya, oradan Harran’a gittik. Urfa çarşısında beni tanıdılar. Ama iki hanımı tanımadılar. Harran’da da bir hanımı tanıdılar. Etrafına toplandılar, o da hangi programlara çıkacak falan açıklama yaptı. Ona çay ikram ettiler, bize etmediler. Şaka, şaka. Bize de ettiler. Kimin nerede, nasıl tanınacağı pek belli olmuyor.
İki üç yaz önce Bodrum’da Mehmet Barlas’ın evine davet edilmiştim. Ben erken gittim biraz, Tansu Çiler de erken gelenlerden. Beni kendisine takdim ettiler, Selim İleri tanıyor musunuz, diye sordular Tansu Çiller’e. Tanıyorum tabi, milli güreşçimizi kim tanımaz, dedi. Sonra da zayıf halime bakıp, ne oldu size yoksa hasta mısınız, diye sordu.

Ömer Türkeş bu romanınız için Selim İleri’nin başyapıtıdır demiş. Diğerleri değil miydi?
Bu romana birikimimi döktüm ama diğerlerinden daha fazla uğraştım diyemem. İçine bazı şeyleri tıkıştırdım, sonra başıma bela oldu, nasıl bağlayacağım diye düşünüp durdum. Kapağa Usta’dan bir başyapıt yazdılar. Bu da bir nevi pazarlama işte. Arka kapağa ‘ustanın en boktan kitabı’ da yazabilirlerdi.

Hocam, belki de daha fazla satardı?
Hiç aklıma gelmedi. Niye daha önce söylemediniz bunu?

Yaratıcı yazar sözü ne kastediyor size? Bu tür atölyelerin faydası var mı?
Yazar eğer gazeteci değilse peşinen yaratıcıdır zaten. Kurslar hakkında hiç bilgim yok. Eğer bir kişinin içinde edebiyatçı olma arzusu varsa ve bu arzu şiddet halindeyse bu kurslar yolunu kısaltabilir. Sylvia Plath’ın Sırça Fanus isimli kitabında bu konu çok güzel işlenmiş. Üniversitede yaratıcı yazarlık bölümünde roman eğitimi görmüş öğrenci okulu bitirirken mutlaka bir roman bitirecektir. Bu kitap herkesin eğitimle romancı olamayacağını gösterir.  Ben bu kurslarda hocalık yapamam. Birkaç teklif aldım. Bir keresinde Ömer Türkeş’in ricasını kıramadım. Kursta her kesimden öğrenci olacak, demişti. Derste kendi aralarında konuştu öğrenciler. Elif Şafak kaç satmış. Günün çoksatarları üzerine odaklanmış insanlardı hepsi. Bunu şu tür bir faaliyete benzettim. Sağlık sorunlarım için havuza yüzmeye gidiyorum. Orada konuşulan konu, bugün ayağınız, beliniz nasıl.  Bunun gibi işte bu kurslarda konuşulanlar.
1960lı yıllarda iç monologlar, bilinç akışı gibi şeyler hakkında yazarların ne bilgisi ne teknik donanımı vardı. Memet Fuat, Murat Belge çıkardıkları dergiler ile bugünkü kursların işlevini yapıyorlardı. Kafka ve bilinç akışı özel sayıları çıkardılar. Kafka o zamanlar anlaşılmıyordu. Çok ciddiye alınması gereken siyasi tarafının, geleceğe yönelik kâhin tarafının bilincinde değildik.
Altın Kitaplar tarafından yayınlanmış olan Agatha Christie kitapları bizde hep on formaydı. Yıllar sonra anlaşıldı ki bazıları on, bazıları yirmi beş forma. Ve evet, kötü çeviri şimdilerde çok daha kötü.

Safiye Ayla ile ilgili bir anınız vardı?
Niye, yaşım ona mı uygun?  1980li yıllarda, Levent Etiler’de oturuyor Safiye Ayla. Yemeğe davetliydim. Kulağı iyi işitmiyor, yaşı epey var. Her şeye ‘hmm evet’ diyor, kolay yolunu bulmuş. İhtilal daha yeni olmuş. İnanılmaz zeki bir kadın. Orduevlerine davet edip Atatürk’ün sevdiği şarkıları okutuyorlar hala. Onu anlattı sevinerek. Yemek çok güzel geçti. Bir iki gün sonra Armağan Hanım aradı beni, Safiye Ayla’yı nasıl buldunuz, diye sordu. Çok hoş bir hanım, yaşım tutsa evlenme teklif ederdim, dedim şaka yollu. Bunu Safiye Ayla’ya anlatmış. O da, sakın teşebbüs etmesin, hiç tipim değil kendisi, demiş.

Romanınızda birçok motif var.
Romanın içinde dram var, eleştiri, doğu batı meselesi, mizah her şey var. Şizofren kahraman iki anne icat etmiş. Rahmetli Füsun Akatlı yıllar önce bu fikri kafama sokmuştu. Dostlukların Son Günü çıktığı zaman şöyle bir yorum yapmıştı. Anne, kimi zaman çok merhametli kimi zaman despot biri olarak çıkıyor karşımıza. Garip bir şey var bu kitapta, kahramanda kişilik bölünmesi gibi bir şey, diye yazmıştı bir eleştirisinde Füsun Akatlı. Bu eleştirisi kafamı yıllarca meşgul etti. Her şey birikiyor, sonradan bir şekilde ortaya çıkıyor.  Mel’un da işte böyle ortaya çıktı, iki farklı anne. Kimileri bunu doğu batı meselesi olarak algıladı.

Doğu Batı meselesi üzerine bir şeyler söyleseniz? Batılılaştıkça kibirli mi olduk biz Türkler?
Batılılaşmadık, batılılaştığımızı sandık ve bundan kibirlendik. Batı değerlerini özümseyemedik maalesef. Alçakgönüllü olmayı bilemedik. Einstein,  Almanya’da üstü başı dökük dolaşıyormuş, sormuşlar, niye böyle geziyorsunuz, diye. Burada beni herkes tanır da ondan, demiş. Amerika’da da aynı şekilde dolaşıyormuş. Peki burada niye böyle pejmürde dolaşıyorsunuz, demişler. Burada da beni kimse tanımaz zaten, demiş. Bizim toplumun senteze gitmesi lazım. Türkiye, birbirinin etkisi ve tepkisi olarak gelişiyor.
Bu kitapta yazdığım birçok şey kendi hayat güçlüklerimin ortaya attığı şeyler gibi görünmekte ama gerçekte içindekiler belgesel.  Yazdığım bir şey de resim sanatı üzerine. Van Gogh servileri her tabloda birbirinden farklıdır. Bizim nakkaşlarımız yüzyıllar boyu aynı şeyleri resmedip durmuşlardır. Bu,  meşhur bir sanat tarihçimizin yargısı. Ben bunu kullandım işte.

Bir ıspanaklı salata hikâyeniz vardı, anlatabilir misiniz?
Siz beni burada Bal Mahmut’a çevirdiniz. Yemek kitaplarını maddi problemlerle yazdım. Buradaki tarifler hep bir fiyaskoyla sonuçlandı ne yazık ki.

Kitap bastırmak eskiden bu kadar zor muydu?
1060-1968 yılları arasında Memet Fuat, D yayınlarındaydı. Kısa bir süreliğine etkin oldu. Oktay Rıfat, Cemal Süreyya, Edip  Cansever gibi kıymetli şairlerimizin şiir kitaplarını bastı hep. Behçet Necatigil’in kendine özel imla kullanımı vardı, kesik kesik iki kısa çizgi gibi. Sonra Leyla Erbil’in kendine has yazım kuralları. O zamanlar dizgici yok, harfler kurşun dökülerek diziliyor çok zor şartlarda. Yanlış basılan bir kitabı, Memet Fuat parasını kendi cebinden ödeyerek tekrar bastı. Artık o titizlik yok, bilgisayarda şapkalı A  yok, kimse böyle şeylerle uğraşmıyor. Leyla Erbil bile pes etti, aman ne basarlarsa bassınlar, dedi en sonunda.
Evet, kitabımın Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken hikâyesiyle büyük akrabalığı var. İnanılmaz derecede esinleniş var, fark ettim. Yusuf Atılgan, Bilge Karasu bir süre etkili olup maalesef sepetlendiler. Geriye kalanlar Oğuz Atay, Tanpınar. Ben bu yazarların bile kimse tarafından okunduğunu sanmıyorum. Üniversitelerde çok sayıda tezler, doktora çalışmaları yapılıyor ama hepsi yayınlanmıyor.
Ben kimi zaman melunluk yapar, eşe dosta var olmayan kitapları okudunuz mu diye sorardım. Evet, okudum, derlerdi. Ferit Edgü daha fazla melunluk yaptı. Gazetede olmayan bir kitap üzerine yazı yazdı. Haince bir şey. Kimi insanlar bunu referans olarak bile kullandı.
Bir de Selçuk Baran’ın Bir Solgun Adam romanıyla çok yakınlığı var kitabımın. Selçuk Baran’ı ayrıca çok severim.

Beğendiğiniz, okuduğunuz yazarlar kimler? Biz neleri okuyalım?
E, beni okuyun tabi. Kendi yolunuza kim yakınsa onu okuyun. Sizin yazarınız kimse. En önemlisi tat alın, akünüzün dolmasına yararlı olacaktır bu. Bazı kitaplar bazı yaşları bekler, diye bir şiiri var Necatigil’in. Çok doğru bir tespit bu.

Türkçenin geldiği koordinatlar nedir sizce?
Türkçe artık iki yüz elli kelimeyle yürütülen bir konuşma dili haline geldi. Üniversitelerde yapılan bir araştırma sonucudur bu. Bu noktaya nasıl gelindi?

Kelime yarışmalarına çıkan çok iyi üniversitelerin öğrencileri ilk üç soruda eleniyor. Bu da bunu gösteriyor zaten değil mi?
O bir gösterge değil. Yarışma programları farklı bir şey. Yirmi beş otuz yıl önce, Tarık Tarcan jest yapıp Çarkı Felek programına davet etmişti, Pınar Kür’ü, beni ve Necati Güngör’ü. Ben eski edebiyat eserlerini severek okurdum.  Hepsine yanlış cevap verdim. Tarık Tarcan Şıp Sevdi’yi soruyordu. İpucu veriyor, hani yağmur yağar, diyor. Niye yağar, diyorum ben. Kimse bir şey bilemedi. Yarışmalarda insan tutuluyor.
Ziyarete gittiğimiz bir okulda, çocuk cami minaresi diyecek, caminin külahı, dedi örneğin.

Belki çocuğun aklında dondurma vardı hocam.
Öyleyse çok sevinirim. Yanlış kullandıysa kötü ama.
Selim Bey, caminin tepesine külah da denebiliyor.
Hiç bilmiyordum gerçekten.

Ya kitap fuarları hakkında ne düşünüyorsunuz Selim Bey?
Sizi seven okur kalkıp geliyor oralara kadar ve yazarlar, yayınevleri ‘geç sıraya, geç sıraya’ diye azarlayıp duruyor herkesi. Bunu bakkal çakkal yapmaz. Ekmek yediği müşterisini yere göğe koyamaz onlar. Ben dört beş yıldır katılmıyorum bu fuarlara. Zaten kulağım iyi işitmiyor. Yanlış anlaşılmalar oluyor. Bir kere feci bir şey oldu.
Kitabın adı Ölüm İlişkileri. Bir hanım imza istedi. Adını soyadını sordum. Sabiha bir şey. Soyadı aklımda kalmadı. Kitabı Sayın Sabiha Sertel’e diye imzalamışım, farkında değilim. Kadın öleli yıllar olmuş. Çok ayıp. Ama Sabiha Hanımın suçu, çok konuşup beni ambale etmişti. Kitabın içini açıp okumuş, koşup geri geldi, yanlış imzalamışsınız diye.
Yazılarıma postmodern denemez. Ben diyemem, çünkü öyle yazmadım. Zaten postmodern nedir, bunu iyice bir belirlemek gerek. Bizde her şeye postmodern deyiveriyorlar.

Selim İleri kendinden önceki yazarların tanıtılmasında rol oynadı, genç kuşaklara da öncü oldu. 
Bizim zamanımızda da Atilla İlhan, Behçet Necatigil hep destek oldu bizim gibi genç yazarlara. Üstünlük taslamazlardı, burnu büyüklük yoktu. Yirmi yaşında yazarken dünyayı değiştirebileceğime inanıyordum ama bugün yazdıklarımla değiştiremeyeceğimi anladım. Edebiyat narin bir şey. Hele Şiirler. İnsan çok sonra idrak ediyor, edebiyat hiçbir şeyi değiştiremez maalesef.
Siz en iyisini yazmaya çalışın, kitap mı ekmek mi önemli? Değişmeyen trajedi. Bu insanlar beni nasıl anlasın? Hatta gençleri azarlamalarını çok feci buluyorum. Edebiyat, seveni için duyarlılık yaratıyor. Sükûnet olacak, sıcak, masa lambası olacak, neyle geçineceğim derdi olmayacak.
Korsan kitaba karşıyım tabi.  Almaya mecbur kalanları da anlayışla karşılıyorum ama. Nasıl alsın, hangi parayla alsın. Bana hepsi bedava geliyor. Gelmese belki ben de korsan alacaktım, bilemem.

İnternet edebiyatı öldürür mü? Her öğrenciye tablet verileceği söyleniyor. Kitap sayfası çevirmeyen öğrenci okumayı nasıl sevecek?
Umberto Eco kitabında buna inanmadığını yazmış. Kâğıt kokusu olmadan e kitaptan tat alamaz insan. Türkiye’de hayal mahsulü teklifler çoktur.  Özal zamanında da tüm öğrencilere bilgisayar verilecekti. Hani? Şimdi de tablet vermekten bahsediyorlar. Bence olmayacak. Hoş sözler. Kitap gitti. Karatahta kalktı gibi. Bırakın tahtayı depreme dayanıklı okul bile yok. Bunların hepsi Türkiye’ye dair sayıklamalar.

Sevgili Selim İleri’ye bu hoş sohbet için çok teşekkür ediyoruz. Bence Mel’un edebiyata dair çok samimi sayıklamalar. Halen okumadıysanız, bir an önce en yakın kitapçının yolunu tutun derim. Evet biliyorum internetten sipariş ederseniz daha ucuza geliyor diyeceksiniz ama kitapçılar ne olacak. Bizim kahrımızı çeken o güzel mekânlar?

FULYA FÜSUN ÇETİNEL
Devamını Oku

14 Mart 2013 Perşembe

Yazarlıgın mayasında hayatın acıları vardır!

Mario Levi yazarlık yolunda ilerlemek isteyenlere ve henüz bu yolun başında olanlara hayat ve yazarlık ile ilgili şu sözü söyledi: Ben çok acı çektim ama bunları yaşadığım için yazar oldum. Bilin ki yaşadığınız acılar yazacağınız yazılar düşünüldüğünde size birileri tarafından verilmiş birer armağandır. Onların kıymetini bilin. 

Yaratıcı yazarlık ve Mario Levi Söyleşi
Yazının Ustaları adlı programa konuk olan yazar Mario Levi iyi bir yazar olmanın iyi bir okur olmaktan geçtiğine inandığını bu nedenle yılların akışında sabırla yazısına odaklandığını söyledi. 


Yazarın karanlık mağarasına yolculuk

Yazının büyüsü ile kaleminin ucuna gelenleri yazan Mario Levi, romanlarındaki olayların nerede başlayıp, nerede ve nasıl biteceğinin kurgusunu yapmıyor. Yazarken kendisine sürpriz imkanları tanıyor. Bu nedenle edebiyatı insanın kendi mağarasına yaptığı bir yolculuğa benzeten Mario Levi yazma eylemiyle ilgili şu tespitleri yapıyor: “Yazmak karanlık bir mağaraya inmek demektir. O mağara aslında sizsiniz, sizin içinizdeki mağaradır. O mağaraya inersiniz, adımlarınızın sizi götürdüğü yere doğru inersiniz. Ne kadar cesursanız o kadar gidersiniz. O yolda, o inişte hiç beklemediklerinizi veya unuttuğunuzu sandıklarınızı görürsünüz. Ama burada çok güçlü bir paradoks olarak karşımıza şöyle bir hakikat çıkıyor. O karanlığın içinde sizi bekleyen bir aydınlıkta var. Çünkü siz orada dünyanızı ve kendinizi keşfediyorsunuz. Bu yüzden ben kendimi yazarken öylesine bırakıyorum. 


Kendini yazmak kolaycılık değildir!

Gerçek anlamda yaşanmayanın gerektiği gibi anlatılamayacağına inanan Mario Levi’nin eserlerinde otobiyografik unsurlar mevcut. Bunun diğer yazarlar için de geçerli olduğuna inanıyor. Bu tespitini de Mario Levi şöyle açıklıyor:  Kimi yazarlar vardır, yaşadıklarını yazmanın bir çeşit kolaycılık olduğunu söylerler. Başka hikayelerin ardına düşmenin daha doğru olacağını düşünürler. Ben hiç böyle düşünmüyorum. Kim ne derse desin, kim ne yazarsa yazsın, her yazılan otobiyografiktir ve yazarın kendi yaşamından unsurlar taşır. Gerçek edebiyattan söz ediyoruz tabi. Bir hikaye anlatmayı seçtiğiniz an zaten tarafsızlığınızı kaybedersiniz. Siz farklı bir hikaye yazmak istersiniz, ben farklı bir hikaye yazma ihtiyacı duyarım. 
Bunu da bir yana bırakalım, zaten yazarın kullandığı dilin kendisi otobiyografiktir. Önemli olan da budur edebiyatta. Herkesin bir dilinin olması, bir dili inşa etmeye çalışması çok önemlidir. Böyle bakacak olursak elbette anlattıklarımda yaşadıklarım da vardır, yaşamayı dilediklerim de, yaşayamadıklarım da. Yaşayamamanın bana verdiği kırgınlıklar da, umutlar da. Yazdıklarımda her şeyim vardır. Yaşayamadıklarım da yaşadıklarımdır aslında. 


Sahici olmanın bedeli nedir?

Edebiyatta sahici olabilmenin bir bedeli olduğunu vurgulayan Mario Levi konuyla ilgili şunları söyledi: Hikaye, gerçektekinden çok farklı olabilir ama ruhu doğru, hikayenin duygusu doğru olmalı, gerisini boş verin, asıl önemlisi bu. Bu beraberinde edebiyatın en önemli unsurunu olan sahici olmayı sağlıyor. Sahici olmak için ise bir bedel ödemeniz gerekiyor. Bu bedelin içinde öncelikle kaybetmeyi göz almak var. Hatta kaybetmenin erdemini bilmek var. 
Videonun tamamını buradan izleyebilirsiniz.

Devamını Oku

11 Mart 2013 Pazartesi

Genc yazar ustalardan icazet almalı!

Elif Şafak'ın sitesinde yer alan Genç Yazara Öğütler adlı makalede genç yazarın ustalardan icazet alması gerektiği vurgulanırken Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Mevlana gibi isimlerin okunmaması gerektiği öğütleniyor.

Elif Şafak yazma teknikleri ve genç yazara öğütler
Elif Şafak'a ait bir sitede Genç Yazara Öğütler adlı bir yazıya rastladım. Bu makaleyi okurken birinin ona gönderdiği mektup mu yoksa kendisinin yazdığı bir yazı mı çıkaramadım ama içeriğinin faydalı olacağını düşünerek sizinle paylaşmak istedim. Yazıda genç yazarın edebiyatın ön kapısından giriş yapması ve okurdan önce ustalardan icazet alması gerektiği öğütleniyor. Ayrıca genç yazara Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Mevlana gibi kişileri okumaması da öğütleniyor. 2002 yılına ait yazıdan bir bölüm şöyle:  


Ustalardan icazet almalısın!
Kendine kitapların yarattığı bir dünya kurmayı başaramazsan eğer, sonunda arka kapıdan, geldiğin yere dönmekten başka çaren kalmaz. Bu tür tümceler genellikle şarkıcı olma hevesiyle önce sokaklara, sonra kötü yola düşen kızlar için kullanılır gerçi, ama ben şimdiden seni ileride yaşayacağın düş kırıklıklarına karşı uyarmak istedim. "Arka kapı" dememden de anlayabileceğin gibi, edebiyat dünyası bir eve benzer. Bu eve girebilmek için öncelikle ön kapıyı çalmalısın. Kapı açıldığında, -eğer açılırsa-, içeri girdiğinde -eğer girebilirsen-, seni karşılayacak olan ev sahipleri -eğer karşılarlarsa-, edebiyat dünyasına yıllarını adamış ustalar olacaktır. Okurdan önce onlarla tanışman ve hadi senin seveceğin bir dille söyleyeyim, onlardan "icazet alman" gerektiğini unutmamalısın. Edebiyat evi, kapıdan bacadan korsan girişler yapan anarşist yeniyetmelerden hoşlanmaz. Bunu da sana herkes benim gibi açık açık söylemez.

Yazının tamamını okumanızı tavsiye ederim.

Genç Yazara Öğütler

Devamını Oku

10 Mart 2013 Pazar

Benim okurum akıllıdır!

Öykü yazarken okura güvenmek neden önemli? Öykünün Ev Hali adlı video serisinde Füsun Çetinel bu hafta çocuk eğitimi bağlamında okura güven konusunu irdeliyor.

Yeşim Cimcoz Yazıevi Eğitmenlerinden Füsun Çetinel
Yeşim Cimcoz Yazıevi eğitmenlerinden Füsun Çetinel “Öykünün Ev Hali” adlı video serisinde bu hafta çocuk eğitimi ve okura güven konuları arasında bir bağ kurarak yazar adaylarına önemli ipuçları verdi. Anne babaların çocuklarını aşırı koruma içgüdüsü ile çocukların sorumluluk alması gereken işleri güvensizlik nedeniyle kendilerinin yaptığını vurgulayan Füsun Çetinel, bu nedenle gençlerin deneyim kazanamadığını vurguluyor. Deneyim kazanamayan gençlerin birey olmakta zorlandıklarını ifade eden Çetinel bu olayı yaratıcı yazarlık eğitimine şöyle bağladı: Nasıl ki çocuklarımızı yetiştirirken onlara güvenmeyip ‘yapamaz’ düşüncesiyle işlerini biz yapıyorsak metnimizi yazarken okurlarımıza da güvenmiyoruz. Bu yüzden kurmaca metnimizde okurun hayal gücünü harekete geçirecek satır araları bırakmıyoruz. Kelime tekrarlarıyla, nidalarla, gereksiz ünlemlerle, noktalı virgüllerle, okurun anlamayacağını zannederek yaptığımız gereksiz açıklamalarla okuyucuyu aciz bırakıyoruz. 


Okuyucunun hayal gücüne izin verin!

Füsun Çetinel, okura güvenen öykü yazarının yapması gerekenleri şöyle sıraladı: Kurmaca metnimizi oluştururken okuyucuya satır araları bırakmalıyız, tekrarlardan kaçınmalıyız. Okuyucunun hayal gücüne de bir şeyler bırakmak lazım. Kitabı okurken okuyucunun hayal gücüne olanak tanımalıyız. 
Dikkat çekmek için üç ünlemi yan yana koymaya gerek yok. Bunu yapmak istiyorsak eğer kelimelerin gücünden faydalanmamız gerekiyor. Öykümüzü yazarken okuyucumuzu ‘akıllı’ olarak düşüneceğiz.

Füsün Çetinel’in öykü ve okuyucu ilişkisini anlatan açıklamalarının tamamını dinlemek için videoyu mutlaka izleyin.



Devamını Oku

9 Mart 2013 Cumartesi

10 yıl sonra ne edebiyat ne tiyatro ne de siir kalacak!

Galapera’ya konuk olan Selim İleri, tiyatrocu Zeliha Berksoy’un bir sözünü hatırlatarak “10 yıl sonra ne edebiyat, ne tiyatro ne de şiir kalacak” dedi.

Selim İleri Mel'un romanı ve Galapera Söyleşisi
Bu akşam Beyoğlu’ndaki Galepera yazar söyleşisine katıldım. Edebiyat tutkunlarının bir araya geldiği Selim İleri söyleşinde keyifli anlar yaşandı. Söyleşinin ana konusu Selim İleri’nin günümüzün edebiyat dünyasına, yazarlarına ve yayınevlerine içerden bir eleştiri niteliğinde olan son romanı Mel’un oldu. Mel’un’un okuyucuyla buluşması nedeniyle Galapera’ya konuk olan Selim İleri, söyleşide edebiyat ortamının son 15-20 yıldır önemli bir bozulma yaşadığını, bu yozlaşmaya dair düşüncelerini Mel’un romanında anlattığını söyledi. Yurt dışında “bestseller” adı altında yayımlanan romanları çok satar olarak niteleyen Selim İleri, “Çok satarlar denilen romanlar dünyanın her yerinde var. Ancak Avrupa ve Amerika’da bunun yanında edebiyat değeri olan eserler veren yazarlar ve onların okuyucuları da var. Türkiye’de olmayan budur. Batıda çok önceleri başlayan çok satarlar edebiyatı ülkemizin son yıllarına damgasın vurdu. Ancak batıda öz edebiyat varlığını korumuş. Ülkemizde öz edebiyat yok olmaya doğru gidiyor. Bir kitap çıktığında içeriğinden ya da ne anlattığından ziyade satış-pazarlama, kapak rengi, tanıtım gibi kısımlar ön plana çıkıyor” dedi.
Selim İleri ayrıca Mel’un romanının herkesin söylediğinin aksine Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı ile değil yazarın Korkuyu Bekleyen adlı öyküsü ile derin bir akrabalığı olduğunu söyledi.

Bu durumdan pek çok kişi rahatsız!
Edebiyattaki yozlaşmadan piyasadaki pek çok kişinin de rahatsız olduğunu söyleyen Selim İleri “Para düzeni ilişkileri içinde olunca insanlar da göz yumuyor. İlişkiler burada çok belirleyici. Bu durum sinema ve tiyatro için de geçerli. Dörtte üçü palavralarla dolu bir filmi eleştirdiğinizde kapılar size kapanıyor. Böyle bir ortamda sanatın yeniye, gelişkin olana yeni bir bakış açısına yol kapanıyor. Ayrıca çok satarlık formüllerine adapte olmak, yazmak ve ona uyum sağlamak da yazarlar için zor. Yazarı kısıtlayan bir durum” dedi. 

Selim İlerinin son kitabı MelunZerre kadar umudum yok!
Dünya genelinde bir çöküş yaşandığını vurgulayan İleri, “Bu çöküş Türkiye’de daha fazla hissediliyor. Bu siyasal, dini bir şey değil genel bir durum. Karşı durduğum şey edebiyat ortamının geldiği durum. Herkesin edebiyat dünyası diye nitelediği şeyi ben artık yayın dünyası olarak niteliyorum. Bu yozlaşmanın düzelmesi için de bir önerim yok. Benim yaptığım sadece bir saptama. Ayrıca durumun düzeleceğine dair zerre kadar da umudum yok” dedi. 

Eskiden edebiyatın dünyayı değiştireceğine inanıyordum
Edebiyata bakış açısının zaman içinde değiştiğini belirten Selim İleri “20 yaşında edebiyatın dünyayı değiştireceğime inanıyordum, ama bugün buna inancım kalmadı. Bakış açımda büyük bir değişiklik var. Edebiyat narin bir şey ve zamanla edebiyatın siyasal sistemi değiştiremeyeceğinin farkına vardım. Öte yandan zor hayat şartları ile yaşayan insanlardan, ekmek kavgası veren insanlardan kitap okumasını beklemek ya da kitap okuyarak okuduğunu anlamasın beklemeyi anlaşılır bulmuyorum. İyi bir kitap okuru olmak için belli şartlar lazım örneğin yarın sabah neyle geçineceğim derdi olmamalı, sıcak bir ev, huzurlu bir ortam. İşte bu olduğunda okuduğunuz kitap size keyif verir, anlatmak istediğini size ulaştırır” dedi. 

Yazarlık kursları yazar olma yolunu kısaltır
Yaratıcı yazarlık kurslarının içeriğini ve oradaki ortamı tam olarak bilmediğinin altının çizen Selim İleri, “Eğer insanın içinde yazar olma ve edebiyat tutkusu varsa yaratıcı yazarlık kursları da bunu kolaylaştırır diye düşünüyorum. Yazar olma yolunu kısaltabilir. Eğitim veren yazarlar kendi tecrübelerini aktarabilir. Aynı zamanda yazar olmak isteyen gençlere teknik bilgilendirme bakımından yol gösterebilir” dedi. 
Genç yazarların ne okuması gerektiğine ilişkin soruya da Selim İleri, istedikleri, sevdikleri ve tat aldıkları yazarları ve kitapları okumalarını önerdi. 

Meraklısına, 

Selim İleri'nin AHaber kanalında yer alan söyleşisi

Devamını Oku

Yazar bildigini degil hissettigini yazmalı!

Elif Şafak TED konuşmasında yaratıcı yazarlık kurslarında öğrencilere verilen “Bildiğiniz şeyi yazın” öğüdünün yanlış olduğunu bunun yerine “Hissettiğiniz şeyi yazın” denmesi gerektiğini söyledi. 

Elif Şafak yaratıcı yazarlık hakkında açıklamaları
Yazarların, yaratıcı yazarlık ve edebiyata ilişkin görüşlerini araştırdığım sıralarda rastladığım Elif Şafak’ın TED konuşmasını içeren videoyu bugün sizinle paylaşmak istedim. Öncelikle notların bir konuşmanın parçaları olduğunu hatırlatmama izin verin. Bağlamını daha iyi anlamak için aşağıdaki videoyu izlemenizi öneririm. 

Şafak: Bildiğini yazmak iyi bir başlangıç olmayabilir
Elif Şafak, konuşmanın son kısmında ne yazılması gerektiğine ilişkin açıklamalarında yazarın bildiğini değil hissettiğini yazması gerektiğine vurgu yapıyor. Bunun nedeni olarak da yazarın kültürel çemberinin dışına çıkarak farklı dünyaları ve insanları tanımasını, kendi kültürel alanında (önyargılarla) belirsizlik olarak algılanan diğer kültürleri - insanları anlatarak birleştirici bir işlevi olması gerektiğini vurguluyor. 
Elif Şafak konuya ilişkin şunları söylüyor: Audre Lorde, beyaz babalar bize “Düşünüyorum öyleyse varım” demeyi öğrettiler demişti. Ama onun önerisi “Hissediyorum öyleyse özgürüm” diyebilmekti. Ben bunun harika bir paradigma kayması olduğunu düşünüyorum. Ama o zaman neden hala yaratıcı yazarlık kurslarında öğrencilere öğrettiğimiz ilk şey şu oluyor: Bildiğiniz şeyi yazın. Belki de bu başlamak için doğru bir yol değildir. Yaratıcı edebiyatta illa bildiğimiz şeyi ya da olduğumuz şeyi yazmamız gerekmiyor. Gençlere ve kendimize kalplerimizi genişletmeyi ve hissetiklerimizi yazmayı öğretmemiz gerekiyor. Kendi küçük kültürel gettomuzdan dışarıya çıkmalı ve gidip bir sonrakini ziyaret etmeliyiz.

Elif Şafak’ın TED konuşmasına dair bazı notlar ve videosu


Kültürel kozamız ruhunuzu kurutabilir!
Hepimiz sosyal ve kültürel bir çeşit çemberin içinde yaşıyoruz. Belli bir aileye, ulusa, sınıflara bağlı olarak doğuyoruz. Ama kanıksadığımız ortamın ardındaki dünyalarla herhangi bir bağlantımız olmasa o zaman bizim de içten içe kuruma riskimiz var. 
Hayal gücümüz daralabilir. Kalplerimiz küçülebilir. İnsanlığımız azalabilir. Eğer kendi kültürel kozamızın içinde çok uzun süre kalırsak, arkadaşlarımız, komşularımız, iş arkadaşlarımız ve ailemiz, şayet en yakın çemberin içindeki herkes birbirine benziyorsa, aynadaki görüntümüzle kuşatılmışız demektir. 

Hikayeler bizi birleştiriyor
Dünyanın her yerinde benzerliklerden ve ayrılıklardan hareketle kümelenme ve daha sonra da diğer insan kümeleri hakkında önyargılar üretme eğilimindeyiz. Benim fikrime göre bu kültürel gettoları aşmanın yollarından biri hikaye anlatma sanatıdır. Hikayeler sınırları yıkamaz ama mantık duvarlarınızda küçük delikler açabilir. Bu deliklerden bakarak ötekileri görebilir, hatta zaman zaman gördüklerimizi sevebiliriz.
Ölüm ve yıkımla yüzleştiğimizde dünyevi farklılıklarımız buharlaşır. Ben her zaman hikayelerin de benzer etkisi olduğuna inanmışımdır. İyi bir roman okuduğunuzda kendi küçük apartman dairelerimizi arkada bırakıp daha önce hiçbir araya gelmediğimiz hatta ön yargılı olduğumuz kişileri tanımak için tek başımıza geceye dalarız. 

Neden İngilizce roman yazıyorum?
Diller arasında seyahat etmek bana kendimi yeniden yaratma şansı veriyor. Türkçe yazmayı çok seviyorum, bana göre çok şiirsel ve duygusal bir dil. Aynı zamanda İngilizce de yazmayı seviyorum; benim için matematiksel ve zihinsel. Yani her bir dille farklı bağlarım olduğunu hissediyorum. 

  • Hikayeleri ne kadar çok sevsem de bir hikayenin sadece bir hikayeden fazla bir şey olarak algılanması halinde sihrini de kaybetmeye başladığını düşünüyorum. 
  • Ben edebiyatı kendisi için sevmek istiyorum, bir araç gibi görmek değil. Yazarların politik görüşleri olabilir, hatta iyi politik romanlar da yazabilirler. Ama edebiyatın dili ile siyasetin dili aynı şey değildir. 
  • Çehov, “Bir problemin çözümlenmesi ile aynı problemi doğru bir şekilde sorabilmek tamamen iki farklı meseledir ve sadece ikincisi sanatçının yapabileceği bir şeydir” demiştir. Kimlik politikaları bizi böler, hikayeler ise birleştirir. Birisi kallavi genellemelerle ilgilenirken diğeri ise nüanslarla. Biri sınırlar çizer, diğeri ise sınır tanımaz. Kimlik politikaları katı tuğlalardan örülür, edebiyat ise akan su gibidir. 
  • Edebiyatın bizi daha da öteye taşıması lazım, eğer bunu başaramazsa zaten iyi bir edebi eser değildir. 
Devamını Oku
BlogOkulu Gadgets