12 Eylül 2014 Cuma

Yazı Evi’nin yeni yazarlık atölyeleri

Yeni yazarlık atölyeleri keşfetmeye ne dersiniz? Fantastik romandan fotoromana, hayalet yazarlıktan yazıyla terapiye, çizgi romandan tiyatro oyunu yazmaya kadar pek çok atölye ile sizi tanıştıracağım. Hazır mısınız? :)

Yeni yazarlık atölyeleri
Yaratıcı yazarlık atölyeleri arasında ayrı bir yeri olan Yeşim Cimcoz Yazı Evi, sonbaharı yeni atölyeleri ile karşılıyor. 15 Eylül'den itibaren açılacak olan atölyelerden 12’si yeni olmak üzere Yazı Evi’nde toplam 32 atölye bulunuyor. Edebiyatın hemen her türünde bir yazarlık atölyesi bulunan Yazı Evi’nde yeni açılan atölyeler ve onlar hakkında kısa bilgiler şöyle;

Fantastik Roman Atölyesi
Fantastik edebiyat tutkunlarına ve bu türde yazmak isteyenlere için kurgulanmış Fantastik Roman Atölyesi 4 hafta, haftada bir gün ve günde 2 saat olarak kurgulanmış. Fantastik edebiyat üzerine eser veren 4 yazar (Kutlukhan Kutlu, Yiğit Değer, Barış Müstecaplıoğlu, Hakan Bıçakçı) her hafta bir konu üzerine fantastik roman yazımı hakkında uygulamalı olarak bilgi veriyor. Fantazya ve Bilim Kurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) üyeleri olan yazarların her hafta fantastik roman yazımının bir bölümünü anlatıyor.

Hayalet Yazarlık Atölyesi
Kendisi de bir hayalet yazar olan Füsun Çetinel yönetimindeki atölye kitap yazmak isteyen ancak yeterli donanıma sahip olamayanlara yazarlık yapacak kişilere hayalet yazarlık eğitimi veriyor.
Atölye bağımsız bir yazarlara, hayalet yazarak para kazanma yollarını anlatıyor. Ayrıca iyi bir okuyucuysanız, yazmayı seviyorsanız, cümleleriniz akıcı ve noktalama işaretleriniz yerindeyse, yazım hataları yapmıyorsanız, insan ilişkileriniz, gözlemleriniz kuvvetliyse, yeterli çalışma ve sabırla bu tür kişilere de hayalet yazarlık yapabilme yetisi kazandırıyor.

Yazının Gözü Yazarlık Atölyesi
Yazar Gönül Kıvılcım rehberliğindeki atölye yazının arka bahçesine keyifli bir yolculuğa çağırıyor sizi. Atölyede öykü ve romanlardan örneklerle yazının peyzajını, sözcüklerle ilişkimizi, edebiyatın olmazsa olmazları olan“dil duygusu”nu, “olay örgüsü”nü, “yazının gözü” gibi kavramları masaya yatırılıyor.

Yazıyla Terapi Atölyesi
Yazının iyileştirici yönüne odaklanan atölyede edebi bir eser çıkartma derdi yok. Atölyede kişinin sesinizi duyması, yazarak iyileştirmesi, yazdıklarını paylaşarak çoğalması, dengeye gelmesi hedefleniyor. Farklı bir tarzı olan atölyenin hayatınıza farklı bir anlam katacağını düşünüyorum.

Oyun Parkı Yazarlık Atölyesi
Yazar Nalan Barbarosoğlu yönetimindeki bu sıra dışı atölyede radyo ve tiyatro oyunu yazmanın tekniklerini, ruhunu deneyimleyeceksiniz. Oyun Parkı Yazarlık Atölyesi, radyo ve tiyatro oyunu sevenlere, beğeni ile izledikleri, dinledikleri oyunların nasıl yazıldığını anlatıyor. Bununla kalmıyor size oyun yazmanın sırlarını veriyor.

Fotoroman Atölyesi
Bir roman eşliğinde hayatınızı fotoğraflar eşliğinde tanımlamak kulağa hoş geliyor. Yalçın Savuran yönetimindeki Fotoroman Atölyesi’nde Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabı içindeki 10 roman başlangıcı katılımcılara yol gösteriyor. Bu roman başlangıçları eşliğinde hayatınızı fotoğraflandırıyorsunuz.

Çizgi Roman Atölyesi
Bu atölyeyi hiçbir yerde bulamazsınız. Çizgi roman yapmak isteyenler için çok özel bu atölyede öykü oluşturma, karakter oluşturma, çizgi roman senaryosu yazma, kompozisyon oluşturma ve eskiz oluşturma, çizim, balon ve metin kutularını yerleştirme gibi konular işleniyor.

Blog Yazarlığına Giriş Atölyesi
Mevcut blogu olup yazma konusunda sıkıntı çeken kişilerin ya da blog yazmak isteyen ancak blog yazısı nasıl yazılır bilmeyen insanlara göre kurgulanmış bir atölye. Uygulamalı bir atölye olan Blog Yazarlığı’nda blog yazısı yazmanın tekniklerini öğrenecek ve düşüncelerinizi, duygularınızı, anılarınızı ve yaşanmışlıklarınızı ilgi çekici yazılar haline getirmeyi deneyimleyeceksiniz.

Yazı Evi'nin yeni yazarlık atölyelerini buradan inceleyebilirsiniz.
Devamını Oku

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Yazarlar edebiyatı masaya yatırdı!

Selim İleri, MarioLevi ve Gül İrepoğlu Aykırı Sorular adlı programda Enver Aysever ile Türk edebiyatının merak edilen yönlerini konuştular.

Enver Aysever Aykırı Sorular
Geçen hafta (11 Temmuz Cuma) CNNTURK’te Enver Aysever’in sunduğu Aykırı Sorulara Gül İrepoğlu, Selim İleri ve Mario Levi katıldı. Türk edebiyatının dününü bugününü konuşulduğu programın başlangıcında geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Türk edebiyatının usta yazarı Leyla Erbil anıldı. Selim İleri, Mario Levi ve Enver Aysever Leyla Erbil ile ilgili anılarını anlattı.

Programda neler konuşuldu?
Programda konuşulan konular arasında İstanbul ve yazar arasındaki ilişki, gece ve yazar arasındaki ilişki, bellek ve yazar arasındaki ilişki, kadın yazar diye bir kavram var mı, hatırat niye yazılır, tarihi roman nedir gibi konulara yer verildi.

Devamını Oku

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Yazar ajanından edebiyata bakış!

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Vedat Türkali’ye, Gündüz Vassaf’tan Ayfer Tunç’a, Ece Temelkuran’dan Aziz Nesin’e kadar pek çok yazarın telif haklarının temsilcisi olan Kalem Ajans kurucusu Nermin Mollaoğlu edebiyat dünyasını değerlendirdi.

Kalem Ajans Nermin Mollaoğlu
Akşam Gazetesi’nde Eyüp Tatlıpınar imzasıyla yayımlanan “Moda, yabancı dile çevrilen yazar olmak” başlığıyla yayımlanan röportajda edebiyat dünyasını ve kitap piyasasını değerlendiren Nermin Mollaoğlu, ilginç açıklamalarda bulundu. Mollaoğlu’nun röportajından bazı bölümler şöyle.

Darbelerde çeviri artıyor
“Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana dünyada olup bitenlere çok açık ve çeviri oranı hep yüksek; yüzde 40’lardan aşağı inmiyor çevirilerin tüm kitaplar arasındaki oranı. İlginç biçimde darbe dönemlerinde bu oran artıyor. Mesela 12 Eylül’ün ardından yüzde 60’lara çıktığını görüyoruz.”

Orhan Pamuk gibi yazan yok mu?
“Türk edebiyatının bilinirliği 2007’den bu yana çok arttı. Orhan Pamuk’un Nobel almasının da bir etkisi var ama en önemli neden Kültür Bakanlığı’nın bu alandaki çalışmalarının artması... Bu işe ilk başladığımda örneğin Japonya’da ‘Türkiye’de hangi dili konuşuyorsunuz?’ gibi sorularla karşılaşıyordum. Bir yazarı çevirtmek istediğimde, “Orhan Pamuk gibi yazan yazarınız var mı? Onu çevirelim” diyorlardı.”

Toplumu eleştirmek hala çok popüler
“Yabancı dile çevrilmek için avantaj yaratan diğer bir durum anlatmak için eleştirel bir konu seçmek. Bunu yalnızca politik açıdan değerlendirmeyin. Örneğin baba-oğul arasında geçen iyi bir ilişkiyi anlatan kitap yerine, kızını döven bir baba hikâyesi yurtdışında daha çok satıyor. Türkiye’ye oryantalist bakış hâlâ güçlü. Bunda gerçeklik payı da var; çocuklarını, eşlerini döven baba epey fazla.”

Röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz.
Devamını Oku

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Hayalet / gölge yazar nedir, nasıl olunur?

İyi bir okuyucuysanız, yazmayı seviyorsanız, cümleleriniz akıcı ve noktalama işaretleriniz yerindeyse, yazım hataları yapmıyorsanız, insan ilişkileriniz, gözlemleriniz kuvvetliyse, yeterli çalışma ve sabırla siz de hayalet yazarlık yapabilirsiniz.

Hayalet yazar olmak nasıl olur?
Gölge yazarlık, bir kişinin isteği üzerine kitabının kişisel tercihleri doğrultusunda, anonim bir yazar tarafından kaleme alınmasıdır. Kitap, müşteriyle yakın bir diyalog kurularak yazılır ve bitiminde müşterinin mülkiyetine geçer. Kitabı yazan kişinin kimliği projenin başından sonuna kadar gizli tutulur. Kitap, bir nevi hayalet yazar tarafından yazılır.

Hayalet yazarlığın faydaları nelerdir?
  • Devamlı iş imkânı
  • Sürekli kazanç
  • Çeşitlilik
  • Özgürlük ve esneklik
  • Her yıl farklı bir proje
  • İş aramak için daha az, yazmak için daha çok zaman harcamak
  • Daha az projeyle daha çok para kazanmak
  • İsminiz ortada olmadığı için daha az "karalanma"
Hayalet yazar olmak istiyorsanız ayrıntılı bilgi buradan alabilirsiniz.
Devamını Oku

6 Temmuz 2014 Pazar

Ağustos’ta roman yazmaya ne dersiniz?

Ağustos ayı içinde yazı ve edebiyatla iç içe bir ortamda her gün roman yazmak ister misiniz? Eğer yazma konusunda sıkıntı çekiyor ve buna bir çözüm bulmak istiyorsanız bu imkanı mutlaka değerlendirin.

Bir Ay roman yazmak
Yaz dönemini yazarak geçirmek isteyenlere çok önemli bir imkandan bahsedeceğim bugün. Yeşim Cimcoz Yazı Evi Ağustos ayını roman yazma ayı olarak ilan etti. 1 – 31 Ağustos tarihleri arası pazar günleri hariç Yazı Evi Roman Yazma Ayı için açık olacak. Bu tarihlerde herkese 50,000 kelimeden oluşan bir kitap taslağı çıkartma hedefi konacak. Bir ayın sonunda kısa bir kitap özeti çıkartmış olacaksınız.

İyi yazma derdi yok!
Bir ay sürecinde kendinizden asla iyi bir kitap yazma beklentiniz olmasın. Öyle bir şey olmayacak. Belki korkunç yazılmış nefis bir fikir yaratacaksınız bu süreçte. Büyük bir ihtimalle henüz kendinize anlatmadığınız bir hikaye anlatılmış, kağıda aktarılmış olacaksınız. Size kalan onu süslemek olacak.

Roman yazma ayı ile ilgili ayrıntılı bilgiyi buradan bulabilirsiniz.
Devamını Oku

17 Haziran 2014 Salı

Yeni Sesler belli oldu

Dünya Yazarlar Birliği PEN'in genç kalemleri teşvik için düzenlediği Yeni Sesler edebiyat yarışması sürecinde Türkiye sonucu belli oldu.
Pen Türkiye
Tarık Günersel, Tülin Dursun, Yeşim Ağaoğlu ve Zeynep Aliye'den oluşan PEN Türkiye Jürisi 216 gencin ilettiği verimleri değerlendirdi. Buna göre Canan Akyüz'ün “Bekir'in İnsanları” adlı öyküsü ile İlker Ekici'nin “Hitler Fakülteye Girseydi Ne Olurdu?” adlı öyküsü seçildi. İki öykü Tarık Günersel tarafından İngilizceye çevrilerek Uluslararası PEN Jürisi'ne iletilecek. Sonuçlar Eylül sonu Kırgızistan'daki PEN Kongresi'nde açıklanacak.

Günersel: Yazmaya devam edin!
PEN Türkiye Yeni Sesler Jürisi adına bir açıklama yapan yazar Tarık Günersel şunları söyledi: “Katılan her genç şair ve yazara teşekkür ederiz. Pek çok parlak verim seçim sürecimizde keyifli bir zorluk yaşattı. Seçme sürecinde yazarlar hakkında doğum tarihleri dışında bilgi edinmedik. Katılan her gencin yazmaya devam etmesini dileriz.”

Yarışmada seçilen yazarlar hakkındaki kişisel bilgiler şöyle;

Canan Akyüz İlker Ekici
Canan Akyüz
1985 doğumlu, İstanbul Saint-Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu. Çeşitli dergilerde öyküleri yayınlandı.

İlker Ekici
1986 doğumlu, Kocatepe Üniversitesi Kamu Yönetimi öğreniminden sonra Anadolu Üniversitesi’nde Sosyoloji okumaya başladı. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik gönüllüsü olan Ekici’nin politikadergisi.com ile Sol gazetesinde yazıları yayınlandı.
Devamını Oku

14 Haziran 2014 Cumartesi

Çocuklar ve gençler için yazarlık atölyesi

Çocuk ve gençler için özel olarak kurgulanmış yazarlık atölyeleri yaz döneminde Yazı Evi’nde başlıyor.

Yazı Evi Çocuklar Yazarlık Atölyesi
Yazarlık tutkusunun hangi yaşta geleceği belli olmuyor. Bazen çocuk yaşta kelimelerin büyüsüne kapılıp yazmaya başlayan yazarlar gelecekte yazacakları öyküler, romanları yazmadan önce ilk denemelerini yapıyor. Bazen de çocuk yaşta veya gençlik döneminde yazmaya hevesi olan insanlar iyi bir yönlendirme ve olmadığı için yazmaktan vazgeçiyor.

Çocuklar için yazarlık atölyesi
Yazı Evi çocuklar için özel olarak kurguladığı yazarlık atölyesinde 9 - 13 yaş aralığındaki çocuklara yaz boyunca çocuk kitabı yazarı Gizem Pınar Karaboğa rehberliğinde yazarlık eğitimi veriyor. İlk kuru 24 Haziran - 3 Temmuz tarihleri arasında yapılacak Çocuklar İçin Yazarlık Atölyesi hakkında buradan ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

Gençler İçin Yazarlık Atölyesi
Yazı Evi Genç Kalemler Yazarlık Atölyesi
Yazma yeteneği veya hevesi olan 14 - 17 yaş aralığındaki gençlere yaz boyunca yazarlık eğitmeni Yeşim Cimcoz rehberliğinde yazarlık eğitimi veriyor. 16 Haziran tarihinde başlayacak Gençler İçin Yazarlık Atölyesi hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilirsiniz.

Genç Kalemler Yazarlık Atölyesi
Yazar Nalan Barbarosoğlu yönetimindeki 18 yaş ve üzeri gençler için düzenlenen Genç Kalemler Yazarlık Atölyesi 8 hafta sürecek ve toplamda 24 saatlik bir eğitimi kapsıyor. Atölye boyunca Türk edebiyatının önde gelen yazarları Behçet Çelik, Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Kudret Aksal, Nezihe Meriç, Vüs’at O. Bener, Sabahattin Ali, Tarık Dursun K.‘nın eserleri incelenecek ve yazmanın sırları keşfedilecek. 16 Haziran haftası başlayacak atölye hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilirsiniz.
Devamını Oku

3 Haziran 2014 Salı

Ankara’da yazarlık atölyesi!

Ankara’da yazarlık atölyesi arayanlara bir haberim var. Yazar Şemsettin Yapar yönetimindeki yazarlık atölyesi Anadolu Sanat Akademi’de başlıyor.

Ankara Yazarlık Atölyesi
Yazarlık eğitimi almak isteyen Ankaralı okuyucularım için yeni açılan bir yazarlık atölyesinden bahsetmek istiyorum. Yazar Şemsettin Yapar yönetiminde yazarlık atölyesi. Anadolu Sanat Akademi’de yapılacak yazarlık atölyesi altı hafta sürecek. Bu altı haftalık süreç devam edecek bir dizi atölye etkinliğinin başlangıç bölümünü oluşturuyor.

Atölyede ilk hafta, yazıya başlarken hangi donanımlara sahip olmalıyım, sorusuna cevap aranacak. Beynin işleyiş yapısından hareketle iletişim, dil, çağrışım, bulut hayat, nesne ve kavram özellikleri, bilinçaltını sağma, tersten okuma gibi noktalar irdelenecek.

Sonuç temelli değil süreç temelli bir yaklaşım benimsendiği yazarlık atölyesinde güzel ürünler ortaya koymaktan daha çok istediği konuda çekinmeden zevkle yazabilme davranışı edindirme, yazma tutukluğunu zevkli davranışlara dönüştürmektir amaç olarak belirlenmiş.

İkinci hafta programı!
Yazmanın ihmale gelmez parçaları konulu ikinci hafta programında hayat, espri, görme, duygu, kreatif yaklaşım, sürekli yazabilme, mekanizma tutukluk yaparsa çıkış yolları, bilinç akışı gibi noktalara değinilecek. Diğer haftalar da belirlenmiş ve planlı başka konular üzerine ilerliyor.

6 haftalık ilk program bittiğinde atölye çalışmalarına daha da ağırlık vermek isteyenlerin ileri aşamaları için ikinci ve üçüncü bölümlere geçiliyor. Her ne kadar devam eden büyük bir eğitim programının ilk parçası olsa da kendi içinde bir bütünlük taşıyor, isteyen bu ilk altı haftada ayrıldığında verimli bir çalışmayı bitirmiş oluyor.

Siz de Ankara’daki yazarlık atölyesine katılmak istiyorsanız 0312 479 66 60 nolu telefondan Anadolu Sanat Akademi’ye ulaşabilirsiniz.

Adres: Talatpaşa Bulvarı No: 79 Hamamönü / Altındağ / ANKARA
Devamını Oku

2 Haziran 2014 Pazartesi

Pamuk: Yazarlığın sırrı inat ve sabırdadır!

Yazar olmak isteyenlere içinde önemli ipuçlarını barındırdığına inandığım 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk’un ödül alırken yaptığı Babamın Bavulu başlıklı konuşmasında, bir yazarın yazma yolculuğu ve yazar / yazı ilişkisi gözler önüne seriliyor. Metnin tamamı aşağıda yer almaktadır.

Nobel Konuşması
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

"Bir bak bakalım," dedi hafifçe utanarak, "işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın."

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye'nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum.

Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm.

Orhan Pamuk
Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940'ların sonunda, İstanbul'da şair olmak istemiş, Valéry'yi Türkçe'ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası dedem- zengin bir iş adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum. Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile.

Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir.

Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe'deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat'ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlıkmesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir.

Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Orhan Pamuk Ailesi

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum.

Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris'e gitmiş, otel odalarında başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre'ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerdenb çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi.

Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir.

Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne'dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu'da ister Batı'da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmekm isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir Yollculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim.

Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul'dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris'ten ve Amerika'dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul'da 1940'larda ve 50'lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul'un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970'lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde "eksik" bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum.

Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul'un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970'lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul'un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu "merkezde olmama" duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul'un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı'ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul'daki hayatımızdan Batı'ya gidip gelmek gibi bir şeydi.

Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris'e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye'ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye'de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama 'kızıyordum' yerine 'kıskanıyordum' diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime "mutluluk nedir?" diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi?

Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris'e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu.

Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses.

Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul'da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik. Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. 

Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler. Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski'nin bütün hayatı boyunca Batı'ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.

Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul'u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister.

Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul'dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum.

Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler. Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.

Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik.

Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı.

Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız.

Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları'nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım.

Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona "bir gün paşa olacaksın!" diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi'nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.
Devamını Oku

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Öyküler bizi neden bu kadar çok etkiler?

Pulitzer Ödüllü yazar Willa Cather “Aslına bakarsanız insana ait sadece birkaç değişik öykü var ve bu öyküler çağlar boyunca, sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi anlatılmaya devam ediyor.” der…

Öykü yazmak ve öykü inceleme
Gerçekten de öyledir, Antik dönem mitolojilerinden Hollywood’a kadar, bütün öyküler belli başlı birkaç türden oluşur. En karanlık çağlardan bugüne, gelmiş geçmiş tüm kültürler hep aynı öyküleri anlatır. En modern ofislerden en “maço kahvehanelere” kadar her yerde, hepimiz aslında özü aynı olan bu öykülerle heyecanlanır, umutlanır, öfkeleniriz. Bu öykülerden anlam çıkarır, ilham alırız. Bu öyküler bizi birbirimize bağlar.

Peki, nasıl oluyor da, aynı temalar yüzyıllar boyunca tekrarlansa bile eskimiyor? İnsanlar bu öyküleri ilk kez duyuyorlarmış gibi heyecanlanabiliyorlar? Nasıl oluyor da aynı öykü, hem elinden kaçırdığı balonun arkasından ağlayan çocuğa hem de o gün işten çıkarılmış adama teselli olabiliyor?

Çok okunan bir romandan izlenme rekorları kıran bir filme kadar etkilendiğimiz tüm öykülerin sırrı, çok şaşırtıcı konulara sahip olmalarında değil, etkileyici bir formülle yazılmış olmalarında yatar. Yıldız Savaşları’ndan Matrix’e; Avatar’dan Karamazov Kardeşler’e kadar tüm öyküler aynı formüle dayanır.

Howard Gardner’a göre, çağına damgasını vurmuş tüm tarihi kişilikler, öykü anlatmasını bilen, öykülerin gücünü keşfetmiş insanlardı. Bu büyük kişilikler, insanların bu öykülerde kendilerini bulduklarını anlamışlardı. (Leading Minds, An Anatomy of Leadership)

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabında Joseph Campbell, yaşadığımız hayatın her birimiz için özel bir yolculuk olduğunu söyler.

Çok eskiden, tüm hayatını aynı kabile içinde, iyi tanıdığı insanlarla geçiren ve kabile dışına sadece avlanmak için çıkan ilk insan bu avcılığı sırasında tehlikelerle dolu, bilinmeyene doğru “maceralı” bir yolculuk yapıyordu. O dönemin insanları bu yolculukta türlü engeller ve zorluklarla karşılaşıyorlardı. Her avlanma sırasında hayatlarını tehlikeye atıyorlardı. Amaç kabilenin hayatta kalması için yiyecek sağlamaktı. Bu fevkalade ciddi ve tehlikeli yolculuğun ödülü hem yiyeceğe kavuşmak hem de kabiledeki herkesin takdirini kazanmaktı. Kadınlar en iyi avlanan, en güçlü erkeğin eşi olmak isterlerdi.

Bugünkü hayatlarımız ne kadar medeni olursa olsun, düşünce ve davranışlarımız ne kadar ince olursa olsun, ne kadar gelişmiş olursak olalım genetik kodlarımız ilk insanınkiyle yüzde yüz aynıdır. Bugün, gücün göstergesi, en yırtıcı hayvanı öldürmek değil elbette ama güç sahibi olmanın özü hep aynı kaldı. İlk insandan bugüne “güçlü erkek” portresinin pek de değiştiğini söylemek mümkün değil sanırım.

Günümüzde yaz tatilinde yamaç paraşütü yapan genç adam da aslında, sıradan ve güvenli bir dünyadan, tehlikelerle dolu bir dünyaya gidip geri döner. Bugün maceraya meraklı olanların yaptıkları tehlikeli yolculuklar bize ilk insanın yaşadığı tehlikeli yolculukları hatırlatır.

İster avcı toplayıcı kabilelerde olsun isterse günümüzün kentlerinde, bilinen ve güvenli olandan bilinmeyene yaptığımız yolculuklar bizi geliştirir ve büyütür. Bir gencin ailesinden uzaklaşarak dış dünyayı tanıması, tehlikelerle baş etmeyi öğrenmesi onun büyümesinin ön koşuludur. Evden uzaklaşmadan, yolculuk yapmadan büyümek mümkün değildir. Biz kişisel gelişimimizi bu yolculuklar sayesinde gerçekleştiririz. Bu yolculuklar bizi büyütür.

Biz öyküleri ilham almak için dinleriz. Başkalarının yolculuğundan kendimize pay çıkarmak için dinleriz. Antik mitolojiden Hollywood’a kadar anlatılan her öykünün amacı ve aynı zamanda sihri, hayat yolculuğuna ışık tutacak, ilham verecek ipuçlarını söze dökmektir.

Sihirli öyküler iki temel üzerine kuruludur: Düzen ve kaos
Düzen “kabilenin” kendi bölgesidir. Burası alışık olduğumuz, kendimizi güvende hissettiğimiz her günkü yaşamımızdır. Huzur ve ahengin, belirlenmiş sınırların hüküm sürdüğü “bildiğimiz” yaşam alanımızdır. Günlük hayatımız, sürprizleri ve heyecanı olmayan bir olağanlık içinde sürer gider. Bizim düzene ihtiyacımız vardır, çünkü sürekli heyecan ve değişim içinde bir hayat yaşayamayız.

Kabilenin “avlandığı” tehlikelerle dolu alan ise Kaosun hüküm sürdüğü bir alandır. Kendimizi güvende hissettiğimiz konfor alanının dışına çıkınca, zor ve karmaşık durumlarla karşılaşırız. Burası tehlikelerle dolu, bilinmeyenin hâkimiyetinde olan, “gölgeli”, kötü güçlerin her an karşımıza çıkabileceği “emniyetsiz” bir alandır. Burası korku ve endişe dolu bir yerdir. Buradayken başımıza ne geleceğini bilemeyiz.

Fakat ne var ki, canlanmanın ve değişimin kaynağı da burasıdır. Eğer buradaki zorlukları ve tehlikeleri aşıp yolculuğu başarıyla bitirebilirsek, hayatımızda bir üst seviyeye çıkarız. Ve bu seviyede artık biz, eski biz olmayız. Bilinmeyene yaptığımız yolculuk bizi büyütmüş, olgunlaştırmıştır.

Bilinmeyene yaptığımız yolculuklar, verdiğimiz mücadeleler, öykülerin omurgasını oluşturur. Kahraman, her şeyin yolunda gittiği olağan bir hayattan bilinmeyene doğru bir yolculuk yapar ve sonunda girdiği mücadelenin ödülünü almış olarak eve geri döner: Yeni bir dengeye, huzur ve ahenge kavuşur. Bu yolculuğun sonunda kahraman güç kazanır, büyür ve olgunlaşır.Bütün büyük öyküler hayatın amacını yani büyümeyi ve olgunlaşmayı anlatır.

Etkileri çağlar ötesine taşan ölümsüz efsanelerden en basit Hollywood filmine kadar tüm öykülerin omurgası aynıdır. Çünkü bu öyküler, ilkel insandan günümüzün en entelektüel tüketicisine kadar insanın değişmeyen doğasını anlatır. Hayatın anlamı ve kendimize sorduğumuz soruların cevapları bu öykülerde gizlidir.

Bizim her gün “evlerimizden” çıkıp, rekabet ve mücadelelerle dolu dış dünyaya yaptığımız günlük yolculuklar da aynı özellikleri taşır. Bu nedenle kendi günlük deneyimlerimizden aktaracağımız öyküler de –iyi anlatılırsa- dinleyenleri kalplerinden yakalama ve harekete geçirme gücüne sahiptir.

Eğer etkili bir iletişim kurmak istiyorsak soyut kavramlar yerine kendi yolculuğumuzu yansıtan öyküler anlatmalıyız. Bu öyküler, hayatın doğasında var olan ve kendi karşılaştığımız zorlukları anlatan, bizim insan olarak zayıflıklarımızı ve yanılgılarımızı da gizlemeyen sahici öyküler olmalıdır.

Eğer içten anlatılırsa bu öykülerin müthiş bir etki gücü vardır.Siz de denemek ister misiniz?
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Temel Aksoy'un öykü ve edebiyat ile ilgili diğer yazılarını aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz.

Devamını Oku

Everest Yayınları İlk Roman Yarışması

Everest Yayınları Türk edebiyatına yeni roman yazarları kazandırmak adına düzenlediği İlk Roman Yarışması'nın bu yıl son katılım tarihi 15 Haziran 2014.

Everest Yayınları
Yazarlar için ilk romanını yayınlamak aşılması gereken önemli bir aşamadır. Roman yarışmaları bu engeli aşmak için önemli bir fırsattır. Son dönemde, özellikle genç Türkçe edebiyata listesinde sıkça yer vermesiyle dikkat çeken Everest Yayınları, ilk kez 2006 yılında düzenlediği Everest Yayınları İlk Roman Yarışması‘nın bu yıl dokuzuncusu düzenleyerek ilk romanını yayımlatmak isteyen yazarlara fırsat vermeye devam ediyor.

Seçici kurulda ünlü yazarlar var!
İlk Roman Yarışması’nın seçici kurulunda edebiyatın ünlü yazarlarından Cemil Kavukçu, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Müge İplikçi yer alıyor. Ödül alan roman Ekim ayında Everest Yayınları tarafından kitaplaştırılacaktır.
Siz de roman yazıyorsanız ve ilk defa bunu yayınlamak istiyorsanız bu önemli roman yarışması fırsatını kaçırmayın.
İlk Roman Yarışması katılım koşulları
  • Daha önce hiçbir edebi türde kitabı yayımlanmamış yazarların ilk romanlarıyla katılabilecekleri yarışmada yaş sınırı yoktur.
  • Roman yarışmasına katılacak kitaplar, daha önce başka bir yarışmada ödül almamış olmalıdır.
  • Roman yarışmasına gönderilecek roman dosyaları, bilgisayarda, A4 boyutunda dosya kâğıdına 12 puntoyla ve 1,5 satır aralığıyla yazılıp, 6 nüsha çoğaltılmış olmalıdır. Bu standart dışında kalan dosyalar değerlendirilmeyecektir. Ayrıca her nüshaya, romanın CD veya disket kopyası ile katılımcının özgeçmişi eklenmelidir.
  • Yarışmacılar, yarışmaya tek bir eserle katılabilirler.
  • Yarışmaya katılmak isteyenlerin dosyalarıyla beraber ayrı bir zarfla kısa yaşamöykülerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri Everest Yayınları, Ticarethane Sok. No: 53 Cağaloğlu-İstanbul adresine APS, kargo veya kuryeyle göndermeleri gerekmektedir.
  • Yarışmaya son katılım tarihi 15 Haziran 2014’tür.
  • Yarışma sonucu Eylül 2014’te basın yoluyla açıklanacaktır.
  • Ödülü alan roman dosyası ekim ayı içinde Everest Yayınları tarafından kitaplaştırılacaktır.
  • Ödül tutarı 3.000 TL’dir. (Bu tutar, romanın ilk baskısının telifidir.)
  • Yarışmaya gönderilen dosyalar iade edilmeyecektir.
Devamını Oku

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Yazarken düşünme!

Uzun yıllar yayınevi editörlüğü yapan şimdilerde Edebiyat Haber ve Cumhuriyet Kitap’ta (Konuk Harfler) yazan Gaye Dinçel’in Yazı Çizi blogundan alıntıladığım yazma önerilerini sizlerle paylaşıyorum.

Yazarlık Önerileri Yazı Çizi
Lafı dolandırmadan yazın!
Ne anlatırsanız anlatın lafı dolandırmayın. Konuşurken buna dikkat ederek başlayabilirsiniz. Uzatmadan, kısa cümlelerle, anlaşılır bir şekilde anlatmanın yollarını bulacaksınız.
Yazarken de aynı düşünce köşeden kendini göstersin. En az sözcükle en çok şeyi nasıl anlatırım? Yazarken bunu düşünmek dikkatinizi dağıtıyor, yazmanızı zorlaştırıyorsa düşünmeden yazın. Biraz ara verip tekrar okurken fazla sözcükleri ve cümleleri elersiniz. Fazlalıklardan arındıkça rahatlar metin. Yazılı ya da sözlü anlatımda ne kadar sadeleşirseniz insanlara o kadar rahat ulaşırsınız.

İlham kaynakları nelerdir?
Yazmak istiyorsanız, ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız birkaç önerim var. Sosyal medyada, fotoğraf sanatçılarının sitelerinde, sergilerde, gazetelerde, dergilerde gördüğünüz bir fotoğrafa odaklanın. Kendi çektiğiniz ya da arkadaşınızın çektiği bir fotoğraf da olabilir. Fotoğraf size ne çağrıştırıyor? Nasıl bir hikâyesi olabilir? Aklınıza gelenleri yazın.
Şiir okumayı seviyorsanız okurken sizde uyandırdığı duygulara odaklanın. İçinizden geçenleri yazın. Sizi etkileyen bir öyküyü siz olsaydınız nasıl yazardınız? Olaylar nasıl gelişirdi? Öykünün ilk cümleleri yazardan, gerisi sizden.

Akışa bırakın
Yazarken düşünmeyeceksin. “Haydaa! Bu da ne demek şimdi!” deme. Düşünmeyeceksin işte. Tabii beynin işleyecek, düşünceler hızla akacak. Kendini o akışa teslim edeceksin. Her sözcükte durup düşünmeden, hesaplamadan.
Seni sürükleyen sevdayı yaşar gibi yazacaksın. Sevdalanınca düşünüyor musun? Sorup duruyor musun: nasıl oldu, neden, oldu mu, olmadı mı? Bırak kendini kelimelerin gidişine, önünden bir nehir gibi geçişine… Hani ruh çağırırken fincana uyarlar ya… Fincan istediği yöne gider hızla. “Ruh” nereye götürürse. Bırak ruhun götürsün seni istediği yere…
Kalemin fincan gibi olsun. Beraber bilmediğin yerlere gidin. Vardığınızda şaşırın, bakakalın paragraflara öylece… Sadece var olun yazının içinde. Okuyan hissetsin…

Gaye Dinçel’in Yazı Çizi blogunu buradan inceleyebilirsiniz.
Devamını Oku

6 Mayıs 2014 Salı

Ölümsüz Öyküler’den kısa öykü yarışması

Ölümsüz Öyküler genç yazarları yazmaya teşvik etmek ve fantastik edebiyatımıza yeni kalemler kazandırmak amacıyla 2014 yılında da Kısa Öykü Yarışması düzenliyor.

Ölümsüz öyküler kısa öykü yarışması
Öykü yarışmaları, genç yazarların ya da öykü yazmaya yeni başlayanların umut ışığı olmaya devam ediyor. Bu çerçevede Ölümsüz Öyküler adlı internet sitesi Kısa Öykü Yarışması düzenliyor. Yarışmaya gönderilecek öyküleri türleri fantastik, bilimkurgu, polisiye, gerilim ve korku olarak belirlenmiş. Katılımcılar yarışmaya sadece 1 öykü gönderebiliyor. Öykünüz eğer basılı bir mecrada yayınlanmışsa yarışmaya katılamıyor ancak sanal ortamda yayınlanması bir engel teşkil etmiyor. Siz de yukarıda belirtilen türlerde kısa öykü yazıyorsanız yarışmaya mutlaka katılmanızı öneririm.

Kısa Öykü Yarışması Katılım Koşulları
  • Öykü fantastik, bilimkurgu, polisiye, gerilim ve korku türlerinde olabilir. Bu türler dışında gönderilen eserler yarışmaya kabul edilmeyecektir.
  • Öykünün yazı tipi özellikleri Times New Roman, 12 punto, 1,5 satır aralığı şeklinde olmalıdır.
  • Öykü 2500 kelimeyi geçmemelidir.
  • Katılımcılar yarışmaya sadece 1 öykü gönderebilirler.
  • Öykünün daha önce hiçbir yerde basılı olarak yayımlanmamış olması gerekmektedir. Sanal ortamda yayınlanan öyküler yarışmaya gönderilebilir.
Öykü yarışmasına dosyalar nasıl gönderilecek?
  • Öykü dosyaları 1 Mayıs - 1 Temmuz 2014 tarihleri arasında e-posta ile yarisma@olumsuzoykuler.com adresine gönderilecektir.
  • Katılımcılar eserlerini word dosyası formatında gönderecektir.
  • Öykünün yer aldığı dosyada katılımcıya ait herhangi bir bilgi bulunmayacaktır ve bu dosyanın adı öykünün adıyla aynı olacaktır. Katılımcının kendi adını vereceği diğer dosyada ise katılımcının kısa özgeçmişi, adresi, telefon numarası ve e-posta adresi yer alacaktır.
  • Yukarıdaki şartlara uymayan katılımcıların dosyaları kabul edilmeyecektir.

Öykü yarışması değerlendirme aşamaları
  • Belirtilen tarihler arası gönderilen dosyalar değerlendirmeleri için jüri üyelerine ulaştırılacaktır.
  • Yarışma sonunda sadece üç öykü ödül almaya hak kazanacaktır.
  • Jüri üyeleri dosyaları 1 Ağustos 2014 tarihine kadar değerlendirecektir. Ödül töreniyle ilgili detaylar, değerlendirme süreci sona erene kadar, Ölümsüz Öyküler’in internet sitesinden duyurulacaktır.
Yarışmanın jüri üyeleri kimler?
Kısa öykü yarışmasının juri üyeleri şöyle: Funda Özlem Şeran (yazar), Haktan Kaan İçel (yönetmen, yazar), Kadim Gültekin (yazar), Mehmet Berk Yaltırık (yazar), Ozancan Demirışık (editör, çevirmen), Seran Demiral (yazar), Serdar Yıldız (yazar), Yunus Emre Altanay (yazar)

Yarışmanın ödülleri
Birincilik Ödülü: NOOK Simple Touch e-Kitap okuyucu
İkincilik Ödülü: Yarışma için geçerli türlerde edebiyatımıza katkıda bulunmuş yazarların eserlerinden 10 kitaplık set.
Üçüncülük Ödülü: Yarışma için geçerli türlerden derlenmiş 5 kitaplık set.
Devamını Oku

30 Nisan 2014 Çarşamba

Duygu Asena Roman Ödülü Jale Sancak’ın

Yazar Jale Sancak, Fırtına Takvimi adlı romanıyla Doğan Kitap tarafından düzenlenen Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazandı.

Duygu Asena Roman Ödülü Sahibi 2014
Ülkemizin yetiştirdiği en önemli kadın yazarlardan biri olan Duygu Asena adına her yıl Doğan Kitap tarafından düzenlenen roman ödülünü bu yıl yazar Jale Sancak, Fırtına Takvimi adlı romanıyla kazandı. Kısa bir süre önce yayımlanan Fırtına Takvimi, öykü ile romanın birbirini çağrıştıran özgün birlikteliğini sergilemesi, Anadolu’daki kuşatılmış kadın kimliğini ifade etme biçimiyle ödüle layık görüldü.

Seçici kuruldan tam not!
Duygu Asena Roman Ödülü’nün seçici kurulunda Doğan Hızlan, Filiz Aygündüz, Buket Aşçı, Turhan Günay, İhsan Yılmaz, Cem Erciyes ve İnci Asena yer alıyordu. Seçici kurul Fırtına Takvimi’nin ödülünü oy birliği ile kabul etti. Seçici kurul ayrıca Mavi Neşe‘nin özgün bir dil kuran, psikolojik derinliğiyle dikkat çeken Soğuk Ses adlı romanını da övgüye değer buldu. Bu güzel ve değerli ödüle layık görüldüğü için Meraklı Kedi Yaratıcı Yazarlık olarak Jale Sancak‘ı gönülden kutluyoruz.
Devamını Oku

9 Nisan 2014 Çarşamba

İstanbul öyküleri yazmaya ne dersiniz?

Galapera Sanat, bahar dönemine özgü, ‘Şehirde Edebiyat Yolculuğu / İstanbul Öyküleri Yazıyoruz’ temalı yeni bir atölye açıyor.

Öykü ve İstanbul
İstanbul her devirde insanları kendine aşık etmiştir. Bazen bir şairin dizesinde bazen de bir yazarın cümlelerinde rastlarız ona. Kimi zaman ürkek, kimi zaman acımasız ama her daim güzeldir İstanbul. İnsana ve hayata dair hep bir duygu vermiştir yaşayanına. Kimini aşık etmiş, kimini gücendirmiş, kimini bezdirmiş ve kimini de umutlandırmıştır İstanbul.

İstanbul ve öykü
Galapera, İstanbul’u yaşayanlara, anlayanlara ve onu cümlelerine ortak etmek isteyenlere bir fırsat sunuyor. Öykü yazarı Jale Sancak yönetiminde 8 hafta süre ile her cumartesi İstanbul’un tarihi bir mekanında öykü yazmaya ne dersiniz? İstanbul’daki tarihi eserlerin hikayelerini öğrenip şehrin farklı yüzlerini tanırken bir taraftan da hep beraber eğitmen önderliğinde öykü yazma teknikleri öğreneceksiniz.

Nerelerde olacak?
Atölye çalışması çerçevesinde Kız Kulesi, Aynalıkavak Kasrı, Binbirdirek Sarnıcı, Tarihi Boğaz Vapuru, Cafer Ağa Medresesi, Molla Aşkı Terası, Galata İngilizevi, Zeyrekhane’de turlayacağız. Siz de bu sıra dışı yazarlık deneyimin katılmak istiyorsanız hemen kayıt yaptırın.

Başlangıç tarihi: 19 Nisan Cumartesi
İletişim: laloze68@gmail.com

Devamını Oku
BlogOkulu Gadgets